29 Eylül 2012 Cumartesi

Ah bu bankalar!

1. sınıftayken, okuma yazmayı yeni öğrendiği günlerde günlük tutma hevesine kaptırmıştı kendini Deniz. Günlüğü her an elinde dolaşıyor,gelişmeleri an be an kayıt altına alıyordu. Bu kadar yoğun bir heves aslında tahmin ettiğim gibi sadece bir kaç gün sürdü. Geçenlerde bilgisayardaki fotoğraflara bakarken o günlüğün bir sayfası çıktı karşıma. Aylar önce olmuş bitmiş bir şey ama öyle komik ki buraya koymasam olmazdı.


Arabadayken başlıyor Deniz yazmaya :

"ŞİMDİ ANNEMLE BANKAYA GTTİK SONRADA GÜNLÜĞÜMÜ YAZMAYA BAŞLADIM"

Tabii Deniz'i bankaya, çarşıya götürmek öyle kolay iş değil. Uzun pazarlıklar sonucu bankadan sonra istediği battal boy bilyeyi almak için oyuncakçıya gitmek şartıyla kabul ediyor bankaya gitmeyi.

"BANKADAN SONRA ANNEMLE BİLYE ALMAYA GİTTİK ŞİMDİ DE GİDİYORUZ"

Oyuncakçıda istediğimiz bilyeden yokmuş. O zaman illa başka bir şey alalım diye tutturuyor.Aslında bilyeden başka özellikle istediği bir şey yok, sırf almak için alacağız yani. Ben de izin vermiyorum buna tabii. Suratlar bir karış çıkıyoruz oyuncakçıdan. Oradan sonra bir bankaya daha uğramamız lazım.

"BU ANNEMİN ÇOK KABA OLDUNU SÖYLEMİŞ MİYDİM BANKALAR YÜZÜNDEN BİZ AYRILICAZ"

28 Eylül 2012 Cuma

Mektup


Diyor ki :

"Annecim sen benim için bir Dünya güzelisin.Senin çok azcık bir yerin acımaması için tüm canımı veririm."

25 Eylül 2012 Salı

Dersimiz matematik, konumuz X




Okullar açıldı ya, matematikçiliğim aklıma düştü. Hani bir X vardır,onsuz matematiğin düşünülemediği, matematik sevmeyen çoğunluğun ise gördüğünde yüzünü ekşittiği. Meğer o X, ne yollardan geçmiş de gelmiş matematik dünyasına, Amin Maalouf'un Semerkant'ında okudum ben de ve çok şaşırdım. Yazıda bahsedilen kişi Ömer Hayyam :

"... Bu konuşmayı izleyen aylarda küp denklemleri ile ilgili ciddi bir eser yazmaya koyuldu. Bu cebirsel denklemin bilinmeyenine Arapça "şey" diyordu. Bu sözcük İspanyolca yapıtlarda "xay" diye yazıldığından, zamanla X biçimini alacak ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüşecekti."

24 Eylül 2012 Pazartesi

Nasıl geçti habersiz - Kısa bir yaz özeti





Koca bir yaz geldi geçti. Hem de nasıl dolu dolu geçti. Ama bu tembel kişi olanları bitenleri yazmak bir yana bir çok anın fotoğraflarını bile çekmeye üşendi. Yine de akılda kalanları, iz bırakanları not düşmeden nankör hafızanın insafına bırakmak içine sinmedi.

İşte bu blogun kendisi için açıldığı ama ne zamandır buralarda adının sanının geçmediği yakışıklı oğlum. Büyümüş değil mi :) Artık o ikinci sınıflı. Üstelik bu yaz sünneti de oldu ki tam bir delikanlı oldu.


Her ne kadar delikanlı olsa da zaman zaman gözlerinden yine boncuk boncuk yaşlar döküldü...


Tıpkı bebekliğindeki gibi uykusunda dudaklarını büzdürüverdi...



Bu bebeksi haller devam etse de işte büyüdüğünün belgesi. Geçen sene ufaktan ufaktan başladığı yüzmeyi bu sene yaz okulunda iyice ilerletti. 


Arkadaşları bu yaz onun için her şey demekti. Gerçi eskiden de pek farklı değildi.


Kuzenle gündüz oyunlar yetmedi, geceleri de beraber geçirdi.


O yıllardır her yaz olduğu gibi bu yaz da annesinin bir tanecik, sevimli, muzip, esprili ve tabii ki zaman zaman huysuz bebeğiydi.


Bu yazın en mühim olaylarından biri de kardeşimin düğünüydü. Açık havada çok güzel bir düğün ve  kesinlikle çok tatlı bir çift oldular.

Ama bu güzel günlerde ve hatta tüm yaz bizi üzen babamın göz problemleri oldu. Ameliyatlar, tedaviler, lazerler...Hala umutla düzelecek diye bekliyoruz. En kısa zamanda inşallah.


Canlarımla, yakışıklı kardeşlerimle bir arada geçirdiğimiz zamanlar bence yazın en güzel günleriydi.


Ramazan, getirdiği bir aylık dinginlikle hareketli günleri tam ortadan ikiye böldü sanki. Ve o güzel ramazan günlerinin ikisinde bu dünyalar güzeli fıstık ailesiyle birlikte bizim misafirimizdi.

Bunlar dışında akrabaların, arkadaşların ameliyatları, düğünleri, cenazeleri...Ne çok, ne çok şey oldu bu yaz.

Sonuçta geriye dönüp bakınca güzel günlerdi diyorum. Çok şükür! Darısı önümüzdeki uzuuun okul dönemine...


12 Eylül 2012 Çarşamba

Ortaçağdan kalma bir inci : Toledo


Madrid'e yaklaşık bir saat uzaklıkta,zamanında Müslüman,Yahudi ve Hıristiyanların bir arada yaşadığı,tarihi ta ortaçağa dayanan güzeller güzeli bir şehir Toledo.


Tagus nehrinin üç yanını dolandığı eski şehir, taş binaları, daracık kıvrım kıvrım sokakları ve ünlü katedraliyle iyi ki buraya gelmişim dedirtiyor.


Endülüs Emevileri döneminde en güzel günlerini yaşayan şehirde, binalar İslami ve Hıristiyan mimarisinin bir karışımı.


Eski şehre çıkmak için iki yol var, ya tepenizdeki kavuran güneşe aldırmadan tırmanacaksınız ya da yürüyen merdivenleri kullanacaksınız. Biz birinci yolu tercih ettik ama yürüyen merdivenleri şehrin görüntüsünü asla kirletmeyecek şekilde kamufle edebilmelerine de hayran kaldık doğrusu.


Eski şehirdeki bu taş evler, şimdiki zengin İspanyollar, özellikle de Madrid'liler tarafından yazlık ev olarak kullanılıyormuş. Bu şahane evlerin bacaları ise dikkat çekici. Özel yapımlarından dolayı rüzgar estikçe sesler çıkaran bacalarından dolayı bu evlerin ismi Cerveceria, yani cırcır böceği.


Toledo'nun tarihi dokusu kesinlikle bozulmamış ve bu da insana eski çağlara ait bir romanın içinde dolaşıyormuş hissi yaşatıyor.


Şehir Unesco'nun kültür mirası listesinde.



Bakar mısınız şu sokağın, şu evlerin güzelliğine. Toledo'da her taraf böyle.


Toledo demek bir yerde Toledo Katedrali demek. Yapımı yaklaşık 2,5 asır süren katedral, genişliği, müzeleri, koro bölümü ve süslemeleriyle gerçekten etkileyici.



Bu hanımefendi, İspanya'yı İspanya yapan, Kristof Kolomb'a sağladığı mali destekle Yeni Dünya'nın kapılarının açılmasına sebep olan I. Isabel, nam-ı diğer Zalim Isabel.



Ne hoş bir kapı kolu değil mi?


Toledo kılıçları ve marzipanlarıyla da ünlü.


Cervantes'le kanka olmuş bir Bülent :)



San Juan Katolik Krallar Manastırı'nın duvarında, Arap hakimiyeti zamanındaki her bir hıristiyan mahkum için asılmış sembolik demir zincirler.

  
Gün akşama dönüyor ve her güzel şey gibi Toledo gezisinin hatta İspanya gezisinin de sonu geliyor. İspanya'da geçirdiğim bir hafta boyunca aklımın bir köşesinde hep Alkım ve Amin Maalouf vardı. Gerçi bunu söyleyebilmek için Endülüs'e gitmem lazımdı biliyorum ama yine de hangi bölgesi olursa olsun İspanya bana sürekli bu iki ismi çağrıştırdı.

Ve SON !


10 Eylül 2012 Pazartesi

Madrid


Barcelona'dan Madrid'e karayoluyla yaklaşık 6 saatte varılıyor. Yalnız bizimki gibi otobüsünüz arızalanır, 3 saat de otoban kenarında yeni otobüsün gelmesini beklemek zorunda kalırsanız mecburen Zaragoza'da yemek molası veriyorsunuz. Mola 1-1,5 saatlik olunca fazla gezme imkanımız olmuyor tabii.Sadece Pilar katedralinin bulunduğu fotoğraftaki bu büyük meydanda yemek yeyip biraz dolaşıyoruz.

Plaza de Cibeles

Ve nihayet akşama doğru Madrid'deyiz. 

Dayanamayacağım, en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeceğim. Uzaktan "vay be Madrid" falan dediğimiz şehir bence beş para etmez. O kadar zaman, o kadar para harcayıp Madrid'e gideceğine kısa yoldan Ankara'ya git, aynı! Buna Madrid'i görür görmez değil, 3 gün orda yaşadıktan sonra karar verdim. Yok mu görülecek yerler? Var tabii, müzeler, saraylar, meydanlar... Ama gördüğüm diğer Avrupa şehirleriyle kıyaslayınca bunlar çok sönük bence. Zaten iklimi, bitki örtüsü, insanları falan hep Türkiye'ye benziyor. Dünyada görecek başka köşe kalmadığında gidilebilir ancak. Tabii bu benim düşüncem.


Katalan bölgesinde televizyonda izlenmesi dahi yasaklanmış olan Boğa güreşleri Madrid'de serbest. Burası da arenası.


Boğanın matadoru öldürmesi çok nadir rastlanan bir durummuş. Boğa güreşlerinin dini bir boyutu da olduğundan boğa tarafından öldürülen matador bizdeki şehitler gibi ulvi bir mertebeye yükseliyormuş. Bu heykel de işte bu yüceliğe erip göğe yükseldiğine inanılan bir matadorun anısına yapılmış.


Boğa güreşlerini şiddetle kınasak da arena önü fotoğrafımızı eksik etmiyoruz.


Boğalar boğalar... Her ne kadar kafanızı çevirdiğiniz her tarafta boğa figürleriyle karşılaşsanız da Madrid'in sembolü boğa değil yaban çileği ağacına tırmanan bir ayı. Hatta Atletico Madrid takımının logosunda görebilirsiniz o ayıyı.


Madrid'in en merkezi caddesi Granvia, yani büyük cadde.

Plaza Mayor (Fotoğraf Leylekland blogundan)

Madrid'de iki önemli meydan var, Plaza Mayor(Mayor meydanı) ve Puerta del Sol(Sol kapısı). Turistseniz Madrid'deki zamanınızın çoğu bu iki meydanda ve Cibeles Meydanı'nda geçiyor. Plaza Mayor dört tarafı binalarla kapalı, hoş, kendinizi gerçekten bir Avrupa şehrinde hissettiren güzel bir meydan. Ama Sol Meydanı'na ayrılması gereken süre taş çatlasın yarım saat -yine kendi fikrimce. Tabii İspanya'ya sadece alışveriş için gelmişseniz o başka.



Güzel Kraliyet Sarayı.


Yine ünlü bir meydana, Plaza de Espana'ya gidiyoruz. İspanya Meydanı'nda sevimli simalar var, Don Kişot, Sancho Panza ve tabii ki Cervantes. Heykelin arka tarafında ise Don Kişot'un büyük aşkı  Dulcinea'nın heykeli var.




Muhteşem Prado Müzesi'nin bahçesindeki Goya heykeli.



Biraz dinlemek için devasa bir park olan Park Retiro ideal.








Bu da kimse çekmezse biz kendimizi çekeriz fotoğrafı :)



Madrid'in tek su kaynağı, Manzanares nehri.


Granvia üzerindeki kocaman bir kitapçıda karşıma çıkan ve mutlu eden tanıdık bir isim :)


 İspanya'nın gittikçe batan ekonomisinden dolayı her gün caddelerde böyle protestocularla karşılaştık.




Dikkat, her köşede karşınıza sokak sanatçıları, müzisyenleri çıkabilir!


Madrid'e gitmişiz, Real Madrid'in Bernabeu Stadı'nı ve Arda'nın hatırına Atletico Madrid'in Vicente Calderon Stadı'nı görmezsek hatta bir de hatıra fotoğrafı çektirmezsek hiç olur mu? Aslında bence olur da Bülent konuyu tartışmamıza bile fırsat bırakmadı ki :)



İspanya deyince akla ilk gelenlerden biri nedir? Tabii ki Flamenko dansı. Bir gecemizi de bu gösteriye ayırdık ve diyebilirim ki Madrid'deki en heyecan verici zamanlarımızı orada yaşadık.

Madrid'deki 2 günümüzün kısaca özeti böyleydi. Geriye anlatacağım bir tek Toledo kaldı ki bence en güzeli en sona kaldı. İlk fırsatta ;)


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails