31 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni yıla duayla . . .


Küçükken bir sihirli peri kızı çıksa karşıma, dile benden ne dilersen diye üç hak verse bana ona ne cevap veririm diye uzun uzun düşünürdüm. Hani hazırlıksız yakalanmamak için. Sonunda, üç dilek istemiyorum, sadece bir dilek yeter bana, o da bundan sonra dilediğim her şeyin olması demeye karar vermiştim. Ne uyanığım ama :)

Geçenlerde bunları ona hiç anlatmadığım halde Deniz de benzer şeyleri söyledi, şaşırdım. O da bir sihirli değnek isteyecekmiş, tüm dilediklerini o değnekle gerçekleştirebilmek için. Anasının oğlu...

Sihirli periden umudumu kestim tabii olarak, bir gün Deniz de anlayacak boş yere bekleyip durduğunu. Ama yeni bir yıla girdiğimiz şu günde öyle bir duam var ki sihirli periden isteyeceğimle aynı mantıkta. Huzur diliyorum Rabbimden. Kendim için ve tüm sevdiklerim için. Huzur, sadece huzur. İstediğin her şeye sahipsen huzurlusundur zaten ya da huzurluysan gerçekleşmeyen isteklerine,dertlerine, üzüntülerine şikayetlenmez güzel bir açıdan bakar, yine mutlu olursun. Rabbim, huzur ver kalplerimize, evlerimize, ülkemize, dünyamıza, dünya ve ahiret hayatımıza...

Yeni yıldan bir şeyler istemek saçma. Benimki Rabbime bir niyaz sadece. Duanın vakti, saati olmaz. Her vesileyle kapıyı çalmalı. Belki kapıların açılma vaktidir bugün, bu saat, kim bilir ...

Yeni yılınızın huzurla dolmasını diliyoruz, oğlum ve ben :)

29 Aralık 2012 Cumartesi

Aşeriyorum









Neye?

Başta annem olmak üzere bir heyecan fırtınasına kapılacak aziz okuyucularım, lütfen sakin olunuz. Durum zannettiğiniz gibi değil.

Kediye aşeriyorum ben. Zaten çok severim kerataları da bugünlerde gözüm döndü yine. Nerde kedi görsem yüzümde aptal bir sırıtmayla arkasından bakakalıyorum, kedi fotoğraflarını seyretmeye doyamıyorum, biri kedilerle ilgili bir şey anlattı mı mest olmuş halde dinliyorum, bir kediyi doya doya okşama ihtiyacıyla handiyse avuçlarım kaşınıyor, Bülent'le oturup dururken şimdi bir kedimiz olsa da şöyle giriverse odaya, yumuşak yumuşak kıvrılsa yanımıza diye hayaller kuruyoruz, hatta hayalini kurduğumuz o kedi gerçekten yanımızdaymış gibi suratımız ışıl ışıl oluveriyor, hatta hatta adında kedi kelimesi geçen veya içinde bir kedi fotoğrafı gördüğüm tüm blogları başka hiç bir yazdığına bakmadan izlemeye alıyorum, kedisevenler candır diyerek. Kriz geldi diyorum, boşa demiyorum yani.

Eve bir kedi almak yıllardır ana gündem maddelerimizden ama bir türlü son kararı verip hepimizi mutlu edecek bu hamleyi yapamıyoruz. İlerde bir sağlık sorununa yol açar mı, yıllar boyu bu sorumluluğu taşıyabilir miyiz falan filan...

Ama yok artık, bu defa kararım kesin. Bu kadar mutluluk verecek bir şeyi kendimizden esirgemenin anlamı yok. Ne harika olurdu şimdi etrafta olsa, mır mır mır mır... Aman anlattıkça daha çok canım istiyor, pfff.



27 Aralık 2012 Perşembe

Ağaçlar ve kitaplar


Bir önceki yazımda okuduğumdan bahsettiğim o bir sürü kitabı da artık yazsam iyi olacak. Biraz daha beklersem bitmez tükenmez bir kitap yazısı yazmam gerekecek çünkü.



Kitaplara geçmeden Deniz'le çoğunlukla neşeli ama yapıştırıcı elinin her tarafına bulaştığında veya iğne parmağına battığında nisbeten stresli zamanlar geçirmemize sebep ağaçlarımıza da bir bakın. Fikirler Browni ve Ayda'dan.




Evimizin Tek Istakozu
Oburcuğun Edebiyat Kitabı

Selim İleri

Her ikisi de 5 üzerinden 5

Bu kitapları öyle çok sevdim ki onlar için ayrı bir yazı yazmayı düşünüyordum ama fırsat olmadı. Kısaca şöyle diyeyim, iyi yazılmış kitapları, güzel Türkçe okumayı, eski zamanları, zarif insanları ve de yemekleri seviyorsanız bu iki kitaptan daha iyisi olamaz. İkisinin arasında Evimizin Tek Istakozu favorim.


Bugünün Saraylısı
İlk Adım
Bir Avuç Saçma
Bir Başka İstanbul

Refik Halid Karay

Dördü de 5 üzerinden 5

Daha önce de bahsetmiştim Refik Halid okumalarımdan ve onu ne kadar sevdiğimden. Yazdığı her şeye daha okumadan 5 veririm. O kadar da taraflıyım yani.


Amcam Oswald - Roald Dahl - 5 üzerinden 5

Çok alem bir kitap bu. Çok eğlenceli, çok çılgın, çok acayip. Keşke bitmese diye diye bir çırpıda bitiriverdim.


Toza Sor - John Fante - 5 üzerinden 3

Yıllar önce almıştım bu kitabı. Bukowski'nin hakkında bin bir övgü yazdığını görünce hiç okumak istememiştim, zira Bukowski'yi hiç sevmem. Ama sonra elimde hiç okunacak kitabım kalmadığı bir gün mecburen başladım okumaya. Hoşuma da gitti. Zaman zaman karakterin derbederliğinden bunalsam da iyiydi.


Kara Sohbet - Amelie Nothomb - 5 üzerinden 4

Yine çarpıcı finalli bir kitap, arka kapağında da yazdığı gibi tam bir kara mizah. İnce bir kitap böyle de ilgi çekici olunca bir kaç saatte okunup bitti.


Akıl Çağı - Jean Paul Sartre - 5 üzerinden 3

İtiraf ediyorum, bazen her şey çok durağanlaşıyordu ve insanlar kendileri hakkında çooook çok uzun düşünüyorlardı ama genelde iyiydi.


Aşk-ı Memnu - Halid Ziya Uşaklıgil - 5 üzerinden 4

Konusunu bildiğim halde zevk verdi kitap bana. Dizisine göre entrika çok az, her şey çabucak çözülüveriyor. Ama zaten bu tarz kitaplarda konudan çok dil benim ilgimi çekiyor. Sırf o usta yazarların hangi kelimeleri bir araya getirip, hangi baş döndürücü, incelikli cümleleri kurduklarını görmek için okuyorum desem yeridir. Halid Ziya da bu beklentimi ziyadesiyle karşıladı.( Bakın okuduklarımın tesiri hemen çıkıyor ortaya, ziyadesiyleymiş :P )



25 Aralık 2012 Salı

Türk Filmi


Yıllardan sonra ilk kez sabahçıyım. Evet, kışın soğuk günlerinde daha ortalık zifiri karanlıkken ve de hava buz gibiyken uyanmak, işe gitmek zor ama ben yine de seviyorum sabahçılığı. Öğle olmadan mesaiyi bitirip boşa çıkmak tüm zorluklara değer. Hele bu sene Deniz'le ters devreyiz, ben eve geldiğimde o gidiyor ki öğleden sonraları tadından yenmiyor. Sakin sakin, kafama göre geçirdiğim saatler demek oluyor bu çünkü.

Tamamiyle benim olan bu öğleden sonralarını nasıl değerlendirdiğime gelince iş orada biraz karışıyor. Bu kadar keyif olduğuma bakıp harikulade aktivitelere giriştiğim sanılmasın. Sabah horozlar ötmeden uyanan bu tembel bünye tabii ki öğleden sonra uzun uzun bir battaniye altında kıvrılıp biraz -bazen birazdan da fazla- dinlenmeden şarj olamıyor. Aynı saatlerde Bülent de evde olduğundan bu uyuşuk saatlerde neyle oyalanacağıma karar vermemde onun da etkisi büyük oluyor. 

Örneğin okullar açılalı 3 ayı geçmiş, bu sürenin ilk   
1 ayında ben Bugün Ne Giysem izleyeceğim diye tuttururken o spor programı izlemekte direndi. 1 aylık bu savaştan yorgun düşünce bıraktım televizyonu Bülent'e, kendimi 1,5 ay boyunca kitaplara verdim. Tüm öğleden sonralarımı battaniye altında harıl harıl kitap okuyarak geçirdim. Sonra okuya okuya kendimde ciddi kurtlaşma (kitapkurdu durumları) emareleri gözlemeye başlayınca yeniden tv karşısındaki kanepede yerimi aldım. Ama bu sefer kocamla bir orta yol bulma konusunda anlaşarak. 

İkimizin de razı olmaya yanaştığı ortak nokta Türk filmleri oldu. Son 3 haftadır Türk filmlerinin dibine vurmuş durumdayız. Bugünlerde de bir Hülya Koçyiğit furyası var ki sormayın, filmleri kanalın birinde bitiyor, diğerinde başlıyor. Ben de iki gözüm iki çeşme fırk fırk hepsini izliyorum. Bazılarının konusu hatta replikleri tamamen aynı, sadece isimleri değişiyor. 

- Lütfen açıklamama izin ver Ferit, yalvarırım!
-Hayııırrr! Yalan! Yalan söylüyorsun!
(Dur hele, daha bir şey söylemedi ki, ne biliyorsun yalan olduğunu.)
- Yalvarırım izin ver açıklayayayım!
- Sus konuşma! Adi kadın, bu çocuğun babası ben miyim, söyle! (Şrrrakkk!!!)
- Yalvarırım açıklamama izin ver,Ferit, Ferit, Feriiit!
(Açıklayacaksan açıklasana be kadın, ömrümü tükettin oyy, herkes açıklama yapmak için izin belgesi mi alıyor sanıyorsun acaba?)

Bir sürü zırva var filmlerde, çok komik, gülmekten kırılıyoruz kimi zaman. Bazıları da korkunç derecede iç bayıltıcı. Bir Hıçkırık filmi var ki mesela, ajitasyonun dibi. Bir de Hülya Koçyiğit'in koşuşu bir alem, Bülent taklidini çok komik yapıyor.


Bu arada Hülya Koçyiğit ne hoş kadın. Çok zarif bir güzelliği var. Çok da güzel yaşlandı, hiç bozulmadan, çirkinleşmeden. Bir de Türkan Şoray'ı çok beğenirim ben,gençliğini özellikle, onun güzelliği daha çarpıcı. Hülya Koçyiğit'in filmlerde giydiği kıyafetlere de hayranım. Tam dönemin modası, çok şık, çok zarif, çok zevkli. O ayılıp bayıldığımız Audrey Hepburn'den eksiği yok, fazlası var. Moda konusunda Bugün Ne Giysem'den daha işe yarar olduğu kesin Türk filmlerinin. 

Yani ilk başlarda boşa çeneleşmişim kocacımla. Baştan bileydim, Ivana Sert'in bozuk Türkçesi, Hakan Akkaya'nın acayip ışıklar saçan gözleri, Çağla Şıkel'in berbat kıyafetleri yerine açardım bir  "Kınalı Yapıncak", bir "Samanyolu", yaşar giderdik kocam mutlu ben mutlu. Hazır vintage da modayken.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Şekersiz çay







Sevmek çay gibidir,
 sevilmekse şeker, 
bizim gibi garibanlar çayı şekersiz içer.


                                             Yılmaz Güney

20 Aralık 2012 Perşembe

Bizim evin kokuları



Dışarda kah lapa lapa kar, kah bardaktan boşanırcasına yağmur, ama her halükarda buz gibi bir hava var. Bu günlerde sıcacık evde oturmak kadar güzel bir şey yok. Şimdi hamarat bir yazarın blogunda olsaydınız büyük ihtimalle bahsedilen sıcak ev ortamını daha da şenlendirmek için hamarat yazarımızın döktürdüğü pastaları, börekleri veya örgüleri, elişlerini veya birbirinden cicili bicili objeleri görür, okurdunuz. Ama benim gibi uyuşuk birinin blogunda olunca ancak evi şenlendirecek basit ve zahmetsiz cin fikirleri okuyabilirsiniz. Mesela son günlerde hamur işlerine hiç el atasım yoksa ama evde de "Kurabiyeler fırından yeni çıktıııı!" havası oluşturmak istiyorsam hemen oturma odasındaki lambaderin ampulünün üstüne bir fiske vanilya serpiyorum, bütün akşam ev buram buram vanilya kokuyor. (Saatli maarif takvimi yapraklarının arka yüzlerinde gayet işe yarar bilgiler olduğunun kanıtı, tabii doğacak çocuğa isim seçmeye kadar vardırmamak lazım işi :) Ya da vanilyalı değil de çikolatalı bir tatlı mı çekti canım, hemen yakıyorum çikolata aromalı tütsülerden bir tane, saatlerce havada asılı çikolata kokusuyla yemiş kadar oluyoruz. Tamam, tamam biraz abarttım, tabii ki yemiş kadar olmuyoruz :)

Koku demişken, şu yukardaki muzip adam da benim bal kokulum. Bal kokusu nasıl bir şey ki diyebilirsiniz, zaten ben de bu muzip adamın kokusunu tarif edemem. Bir hafta banyo yapmadığında bile misler gibi kokar mıymış bir insan? Kokarmış. Belki de sadece annelere geliyor o koku, bilemem. Bildiğim tek şey ben ensesinin kuytularına burnumu sokup kokusunu içime doya doya çekerken her tarafımın yapış yapış olduğu. E, bal kokulu dedik, o kadar bal bulaşacak artık, normaldir :)

14 Aralık 2012 Cuma

Duanın kabulü hakkında kısa ve öz


Bu akşam yazmayı planladığım bir sürü şey vardı aklımda. Bugün Cuma ya, yarın tatil, erken yatma derdim yok, ondan. Bu arada ilginçtir herkes Cuma gecesi için ne planlar yapar, ben bloga yazı yazmayı planlıyorum. Neyse, ne diyordum, bir sürü şey vardı aklımda ama sonra yazasım kalmadı, hevesim kaçtı. Başka bir zamana artık. E, derdin ne o zaman, niye bizim okuma listemizi işgal ediyorsun diyecek olanlara buraya şu yukardaki boş cümleleri kurmaya gelmediğimi bildirmek isterim. Bu akşam karşıma çıkan şu güzel cümleleri paylaşmaya geldim:

Allah dualarınızı kabul ediyorsa bu sizin imanınızı artırır.
Geciktiriyorsa sabrınızı artırır.
Eğer kabul etmiyorsa biliniz ki sizin için hazırladığı daha güzel şeyler vardır.
Unutma ki Rabbimiz ihmal değil imtihan eder.

Böyle yazılarla tam da gerektiği anda karşılaşmak Allah'ımızın (Deniz hep böyle der, Allah'ımız) bizi sevdiğine ne güzel bir delil.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kim yanlış cevap diyebilir?


Ödev yapıyor. Soru şöyle:

 Aşağıdakilerden hangisi metre ile satılır?
a) kumaş
b) salatalık
c) süt

Ben: Hangisi doğru cevap oğlum?
Deniz: Kumaş mı?
Ben: Evet, aferin annecim. Peki salatalık neyle satılır, onu biliyor musun?
Deniz: Poşetle.


8 Aralık 2012 Cumartesi

Çiğ köfteci



Geçenlerde, akşam okuldan çıkıp eve dönerken çiğ köfte alalım dedi Deniz. Benim de işime geldi, evde doğru düzgün bir yemek yoktu, dünden kalanları ısıtıp yedirecektim zaten. İyi, hadi alalım dedim. En yakındaki çiğ köfteciye girdik. Tezgahın başında gençten biri vardı. Bin bir nezaketle karşıladı bizi, güler yüzle sohbet ede ede siparişimizi hazırladı. Bu arada gözü Deniz'in kolundaki GS bilekliğine takıldı, hemen kendi kolundakini gösterdi. Aynı takımı tuttukları anlaşılınca gencin Deniz'le muhabbeti iyice ilerledi. Şakalar, espriler, ikramlar... Paketimizi aldık, bir neşeyle çıktık dışarı. Deniz'in ilk söylediği söz: "Anne, bir daha hep burdan alalım çiğ köfteyi, başka yere gitmeyelim olur mu?" oldu. Bir de ekledi: "Keşke bütün insanlar bu abi gibi olsa." Doğru söze ne denir. Keşke bütün insanlar o abi gibi nazik, güler yüzlü, insancıl olsa, hayat bayram olsa.

Haşiye: Yukardaki şarkı son dönemler Deniz'in favorisi. Sözlerini ezberlemiş habire söylüyor. Şarkı hızlandıkça yetişmeye çalışması çok komik.

5 Aralık 2012 Çarşamba

enginar, yumurta ve Refik Halid


Her yörenin yemek kültürü farklı. Bizim buralarda enginar yenmez mesela. Zaten manav tezgahlarında da son yıllarda görünür oldu. Eskiden arasan bulamazdın. Kimse de aramazdı zaten. Anlayacağınız sadece bizim evde değil, buralarda, bildiğim duyduğum hiç bir mutfakta enginar pişirildiğine şahit olmadım ben. Hayatımda da yemedim, tadını da bilmem, kokusunu da. 

Ama blog işleriyle haşır neşir olmaya başladığımdan beri yemek bloglarında türlü türlü enginar tarifleri görüp acaba denesem mi diye düşünür oldum. Yiyebilir, sofraya yeni bir çeşni katabilir miyiz, yoksa enginar macerası bir tek tencerelik olup, o tenceredekilerin hazin sonu buzdolabında bekleyip bekleyip sonra çöpe doğru yollanmak mı olur, bir türlü emin olamıyordum.

Ara sıra aklımda enginara ait bu tür düşünceler dolanırken, son günlerde Refik Halid okumaya başladım. Refik Halid deyince orada bir duracaksın. Bana göre Refik Halid, "Güzel Türkçe" ile eş anlamlıdır. Tertemiz, pırıl pırıl, ışıl ışıl, berrak, akıcı, zekice bir şeyler mi okumak istiyorsun, Refik Halid tam adresi. Okumayanlar mutlaka ama mutlaka okumalı! İşte, böylece kendisine layık olmayacak bir reklamını da yaptıktan sonra Refik Halid'le enginar konusunu artık birbirine bağlayabilirim.

Bir Avuç Saçma kitabında, sevdiklerinden bahsettiği bir yazısında usta yazarın şu paragrafıyla karşılaştım :

"Sebzelerden enginarı tercih ederim. "Tad" dediğimiz şey, enginar kadar hiç bir nebatın içine sinmemiştir. Her sebzede de biraz tatlılık, acılık, tuzluluk, hülasa dile dokunan bir hali vardır; fakat enginar ne tatlı, ne acı, ne de tuzludur; serapa lezzet ve çeşnidir. Zerzevatlar içinde o ılık bir busedir; bir buse ki üstüne su içtikçe tekrarlar."

Bunu okuyunca insanın içinde gayri enginara dair en ufak bir şüphe kalır mı? Bende de kalmadı tabii. Tamamdır dedim, mevsimi gelir gelmez ilk işim enginar pişirmek olacak.(Mevsimi ne zaman onu da bir bilsem) Ben tam böyle kesin kararlar alırken hemen iki paragraf sonra şu cümlelerle karşılaşmayayım mı:

"Yumurta nedir? Bir harika...
Sarısı sayesinde iştah açıcı süslü söyleyici değil midir? Kırınız, o dolgun kubbesile, tabakta ne özlü bir duruşu vardır. haşlayınız dörde bölünüz, biraz tuz ve peynir... İşte bir gıda çiçeği! Hem keyifle, bir sarı gül gibi seyredebilirsiniz, hem lezzetli bir kuvvet hapı gibi yutabilirsiniz... Meraklısı iseniz koklayabilirsiniz de; taze yumurtada canlı, sıcak, bedeni bir meyva rayihası saklıdır. Zaten yumurta nedir? Can fidanının yemişi değil mi? Ama, diyeceksiniz ki, pek ters tarafından hasıl olan bir meyva! Ey bunu diyen insan, sen ananın göğsünde mi filiz verdin ve başında mı açtın?"

Oldu mu şimdi üstad, oldu mu ya? Sen benim asla tahammül edemediğim yumurta kokusuna dahi bu kadar iltifatlar yağdırırken ben senin sözüne güvenip nasıl enginar pişiririm şimdi?! Döndük mü yine başa? Ee, şimdi pişirsem mi, pişirmesem mi?

Resim : Morey Carol






2 Aralık 2012 Pazar

İdeal pazar. Bence :)



Güneşli bir pazar. Bülent maça gitti. Komşu kendi oğluyla Deniz'i tiyatroya götürdü. Yalnızım. Ev temiz. İşim yok. Aslında var, yazılı okumalıyım ama salladım gitti. İrmik helvası yaptım. Yedim. Mis gibi kokusu evde asılı kaldı. Yukardaki şarkıyı dinleyip mutlu oluyorum. Keyif bu. Bence. Bir de evden gidenler dışarda bir şeyler yeyip gelseler süper olacak.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails