17 Eylül 2013 Salı

Bazen olur böyle zevzekliklerim


Mutfak ne komik bir kelime değil mi?
Hayır, hayır bir söylemeye anlaşılmıyor, tekrar tekrar söyleyeceksiniz.
Mutfak, mutfak, mutfak, mut-fak, mut-fak ...
Tekrar edin, tekrar edin, hah oldu mu saçma sapan harfler bileşimi?
Bi de ne alaka yani, mutfak yerine içinde "aş" geçen bir kelime falan olsa neyse.
Hmm, mutfak m harfiyle başladığına göre büyük ihtimalle Arapça'dır.
Yine de kökünü çözemedim, nerden geliyor, nereye gidiyor?
Bir bilen varsa aydınlatsın beni? Sezeeeen, hu huuu ...
Mutfak, mutfak, mutfak, komik ya :)


16 Eylül 2013 Pazartesi

Pazartesi sabahı güzelliği


İhtişamın kuyruk hali

13 Eylül 2013 Cuma

Bir tatil yazı dizisi daha bitti, bir sonraki çabuk gelsin ltf. :)


Tatilin sondan bir önceki günü; mekan Batum.

Son dönemlerde popüler bir yer olduğunu bildiğimden merakla beklemiştim Batum'u aslında.
Gel gör ki Batum'un bana sunduğu sadece hayal kırıklığı oldu, bir de korkunç nemden kaynaklanan korkunç bir sıcak.

Bir kere Batum'a girmek çok zor, çıkmak da keza. Sınır kapısından geçmek rezillik, düzen yok, sıra yok, kapı açılıyor, hurraaa koşturuyor insanlar falan. Nihayet kapıdan geçip Batum'a girince karşılaştığın ise sadece küçük, sıradan, Avrupa şehirlerine benzer bir şehir. Güzel yapılar var ama bunun yanında savaş dönemlerinden kalma, ayakta nasıl durduğuna hayret ettiğin yıkıldı yıkılacak onlarca, yüzlerce bina da var. Üstelik insanların çoğu bu tarz apatmanlarda, evlerde yaşıyormuş.

Orda geçirdiğim bir günde anladım ki Batum'un popülerliğinin tek sebebi kumar, gece hayatı ve çok ucuz benzinmiş. Bunlar da beni hiç alakadar etmediğinden bıraksalardı beni Karadeniz'in dağlarında keşke, boşa gitti bir günüm diye söylenmedim değil.

Batum'dan bir kaç kare:


Alfabe anıtı 
Kendi alfabelerine çok önem veriyorlarmış. Ne yazdığını anlamak hatta bir şeye benzetmek mümkün olmasa bile ben çok sevdim yazılarını, harfler o kadar estetik görünümlü ki.



Sıcaktan kendini sulara atmış bir Deniz.

Gittiği her yerde bir kedi buluyor bu çocuk, kedi mıknatısı diyorum ben artık ona. 
Bu Gürcü üçbenekliyi (Gürcistan'da olduğuna göre Gürcü'dür sanırım) eve götürelim diye tam 3 saat yalvardı bi de. 



Tatilin son günü; mekan Trabzon, Atatürk Köşkü.

Bir çam korusu içindeki bu muhteşem köşk Atatürk'ü Trabzon ziyaretlerinde konuk etmiş, Trabzon belediyesi de köşkü satın alıp Atatürk'e hediye etmiş. Atatürk Trabzon'a son gelişinde yine burda, kendi köşkünde kalmış ve ayrılmadan önce tüm mal varlığını hazineye bağışlamış.


Atatürk'ün ölümünden sonra burası Atatürk'ün kullandığı eşyaların ve fotoğraflarının sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüş. Perdeler ve döşemelik kumaşlar haricinde her eşya orjinal haliyle korunuyormuş.


Her bir eşya o kadar güzel, o kadar zarif ki anlatamam. 
Fotoğraftaki, yemek odasındaki kalorifer peteğinin içine açılmış olan göz, yemekleri sıcak tutmak amacıyla kullanılıyormuş.


Mutfak sandalyelerinin şıklığına...


Zemindeki çiniler muhteşem.


Bu fotoğrafı seviyorum, hem vestiyerin güzelliğinden hem de aynaya yansıyan oğluş sürprizinden dolayı :)



Burası da Ayasofya, çok önceden kilise, ardından müze, şimdi de camii.
Yeri, dinginliği, mimarisiyle Trabzon'da en sevdiklerimden biri.


Ve artık dönüş yolundayız. Tokat'ı ziyaret etmeyi ihmal etmiyoruz. Taşhan'da bir mola verip Tokat yazması alıp, Mevlevihane'ye uğruyoruz. Bambaşka, huzur verici bir atmosfer var Mevlevihane'nin içinde hatta bahçesinde.


Bu yedi günlük gezi Deniz'i bayağı yormuş sanırım, Mevlevihane'de bu halde görüyorum en son kendisini :)


Veee bitti :)


11 Eylül 2013 Çarşamba

En yeşil gün, en güzel gün



Sümela'dayız.


Önce otobüsle, otobüsün çıkamayacağı yerleri minibüsle artık minibüs de geçmez olunca yürüyerek vardık Sümela'ya.


Şahsi kanaatim şu ki Sümela'yı uzaktan sevmek aşkların en güzeli.
Allah'ım o ne kalabalık, ulaşması öyle zor yerde o ne çok insan. 
Ama yine de çok güzel tabii.
 Manastır, freskler, doğa, yürüdüğümüz yollar, havadaki mis koku, tatlı serinlik.


Akşama doğru otelimize doğru gidiyoruz. Daha doğrusu biz otele gittiğimizi sanıyoruz ama sürpriiiiz!! Otobüsten indiğimiz yerde ormanlar içindeki bu bungalov tarzı evlerle karşılaşıyoruz. Sevinçler, çığlıklar... :)


İşte bizim kaldığımız ev.
Burası öyle güzel ki. Havası, manzarası, dışarda ağaç kokusu, evin içinde ahşap kokusu. 
Tek eleştireceğim nokta bizi buraya nerdeyse akşam olmak üzereyken getirmeleri ve sabah 7'de tekrar yollara düşmemiz. Tadına doyamadık ki :)


Neyse ki gittiğimiz yer bize Zitaş'ı unutturacak kadar güzel: Uzungöl!



Bilenler hep çok bozulduğundan bahsettiler buraların, bozulmuş hali böyleyse bozulmamışı ne kadar güzeldi acaba, hayal bile edemedim.


Bülent'le Deniz birer bisiklet kiralayıp dolaştılar gölün çevresini. 


Böyle bir yerde onlarca fotoğraf çektim tabii ben, bisiklet neyime.


Bu da Deniz'in benim fotoğraf çekme düşkünlüğüme isyan edip "Ben çekip gidiyorum, ne halin varsa gör" karesi :)


Uzungöl'den sonra Fırtına Vadisi'ne gidiyoruz. Öğle yemeğinde balık öncesi hamsi ekmeği, mısır ekmeği, muhlama, turşu kavurması, laz böreği, karalahana sarması, ispir fasulyesi var. Balık falan yemiyorum tabii ki :) Hamsi ekmeğiyle mısır ekmeğini sevmedim, sarma da eh işte ama muhlama ve fasulye harikaydı. Hele laz böreği, hele laz böreği... Şekerliymiş yahu!


Her taraf ama her taraf çay bahçesi diye yazmış mıydım?


Doğu Karadeniz'in her yeri güzeldi, lakin işte buralar yani Fırtına Vadisi, devamında Çamlıhemşin ve Zilkale bence en güzeliydi. Hani bir hayal gibi. Yemyeşil bir hayal. Gözün gördüğü her yer yeşil. Ağaçların ne kökü görünüyor, ne ucu. Havada çok tatlı bir serinlik. Kulağında sürekli akıp giden derelerin kah şırıltısı kah uğultusu.


Karadeniz'de beni en çok etkileyen görüntü işte bu. Dağların çok sarp, çok ulaşılmaz gibi görünen yerlerine kondurulmuş, çoğunlukla da birbirinden upuzak evler. Allah'ım diyorsun bu evleri gördükçe, nasıl yani, nasıl yapılmış o evler oralara, nasıl gidip geliyor insanlar ve nasıl bir şeydir öyle bir evde yaşamak acaba?


İşte o muhteşem manzaralı yollardan epey bir süre ilerledikten sonra geldiğimiz yer Zilkale.


Zilkale demek kısaca, bakmalara doyulmayacak manzaralar demek.


Günün son ziyaret yeri Ayder. Otobüsten inince bizi ilk karşılayansa Gelintülü Şelalesi. 
İsminin güzelliğine hayran...



Ayder beni hayal kırıklığına uğratıyor. Oteller, oteller, oteller,insanlar, insanlar, insanlar... Öyle bir istila edilmiş ki.


Deniz'in dayanıp mızıka çaldığı düzeneğin adı "vargel"miş. Karadeniz'de sık sık karşılaştık onlarla. Yükseklerdeki evlerine-evlerinden taşınacakları bu sistemle rahatlıkla ulaştırıyormuş oranın insanları.


Ayder'deki bir hediyelik eşya dükkanında da karşıma bunlar çıkıyor. Baklavasını bile yaptıklarını biliyordum da kolonyasını hiç duymamıştım. Kokusuna baktım, fena da değildi hani. En azından benim beklediğim gibi balık kokmuyordu :)

Bu gün de bu kadar. Bir sonraki sanırım serinin son yazısı olacak. 
Bu sefer çok ara vermemek ümidiyle :)


5 Eylül 2013 Perşembe

Karadeniz'e devam


Amasya'dan sonra sıra Samsun'daydı. Ve ben ilk kez orada Karadeniz'i gördüm. 
Meşhur Atatürk heykelini görüp artık iyice bastıran açlığımızı dindirmek için hemen yakınlardaki Terme pidecisine girdik. Ben daha önceden bilmiyordum, meğer Samsun'un pideleri meşhurmuş. Pideleri diyorum çünkü orada her ilçede farklı yapılırmış pide. Bunların en beğenilenlerindenmiş Terme pidesi. Gidenler tatmalı yani ;)


Yemekten sonra Deniz'e bayağı bir ağırlık çökmüş sanırım.


Samsun'da benim en sevdiğim yer Gazi Müzesi oldu. Atatürk'ün Samsun'a ilk gelişinde kaldığı Mantıka Palas oteli daha sonra restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. İçinde Atatürk'ün yatak odası, çalışma odası ve diğer odaları Atatürk'ün kullandığı eşyalarla dekore edilmiş. Çok duygulandım bu müzeyi gezerken, gözlerim doldu...



Tabii Bandırma vapurunu pardon birebir kopyasını da gördük. Aslı yıllar önce jilet yapılmış gitmiş bile.


Samsun'da daha epey bir gezdikten sonra bu günlük bu kadar gezme yeter deyip otelimize doğru yola çıktık, ta Fatsa'ya.


Akşam yemeğinden önce son bir poz alalım.


Ertesi sabah bu manzara...
Ordu'dayız.
 Fındık ağaçlarının çevrelediği yollardan Boztepe'ye çıktık. O ne çok fındık ağacıydı Ya Rabbim.


Boztepe'den aşağı teleferikle indik.


Teleferikten indiğimiz yer denizin hemen kenarı.


Ordu'dan ayrıldıktan sonra doğuya daha doğuya...


Yemek için Akçaabat'ta bir mola verdik. Tabii ki Akçaabat köftesi için.


Köfteden önce turşu kavurması ve kaygana.

Kaygana güzeldi. Turşu kavurmasını üniversitede Karadeniz'li bir arkadaşım sık sık yaptığından biliyor ve çok seviyordum zaten. 

Bir bilgi: Karadeniz'liler turşuyu öyle olduğu gibi sofraya getirmezmiş. Ya kavurur ya da kızartırlarmış. Ve bir de Karadeniz'liler turşuyu bizim gibi sirkeyle değil, sadece tuz ve sarımsakla kurarmış. Bu sene küçük bir kavanoz Karadeniz usulü turşu kurup, kavurup kavurup yeme planlarım var benim de, du bakalım :)

Bu post da bu kadar olsun. Bundan sonraki postlar yeşil, yemyeşil :)


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails