26 Kasım 2013 Salı

Yine aylardan Kasım, yine geç kaldım


Yine atlamışım iyi mi? Yıllardır blogumun doğum gününü bir türlü tutturamiyorum. On gün geçmiş ama olsun, blogcugum darılmaz bana biliyorum. Dile kolay, 4 (yazıyla dört) yıl geçirmişiz beraber. 450 küsür kez kendisiyle paylaşmışım hayatımı. Az yazıyorum falan diyorum ama 4 yılda 450 yazı, aşağı yukarı üç güne bir yazmışım demektir. Eh, hiç de fena değil. Nice uzun yıllara blogcum. Dört binleri de görürüz seninle umarım. 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Bugün


Sabah okula gitmek için uyanıp da Deniz'in yükselmiş ateşiyle karşılaşınca tüm planlar değişti, okullar asıldı, moraller bozuldu. Sonra bakıldı ki moral bozmayla bir yere varılmıyor, doktorun yolunu uzatıp yukardaki gibi güzel sokaklardan geçmeye, üstüne bir de aşağıdaki gibi güzel şarkılar dinlemeye karar verildi, keyifler yerine geldi.



24 Kasım 2013 Pazar

Kasım'ın en güzel yanı


Dün bir demet kasımpatı aldım. Baktıkça mutlu olmak için. 

Kasımpatı çocukluğumu hatırlatır bana. Anneannemlerin bahçeli müstakil evlerinde, bir yıl sessiz sedasız, varlıklarını unutturarak yaşayıp giderlerken, Kasım der demez her bir yanda rengarenk, sarılı, beyazlı, morlu, kocaman, top top açarlardı. Birdenbire cümbüş yerine dönerdi o bahçe. Kasım biter bitmez de ortadan yok oluverir, bir sonraki Kasım'a kadar inzivaya çekilirlerdi. Takvimden bu kadar haberdar başka çiçek var mı? Her bahar güneşi görür görmez çiçekleniverip, üç gün sonra geri dönen soğuklarla harap olan badem ağaçlarıyla kıyaslayınca pek zeki bulurum ben kasımpatıları.

Kasımpatılar bir de öğretmenliğimin ilk yılını hatırlatır bana. Kenar bir mahallede, öğrencilerinin çoğunun gecekondu tarzı evlerde yaşadığı o okulu. Kasım ayında, bahçelerinden toplayıp getirdikleri kasımpatılarla renklenirdi o kasvetli öğretmenler odası. Öğretmenler gününde kucak kucak kasımpatılarla dolmuştu kollarımız. Bazıları bahçelerinde her daim gördükleri bu çiçekleri pek adam yerine koymadıklarından olacak, daha fiyakalı bir hediye olsun diye "paraya kıyıp" yapma kırmızı güller getirmişlerdi. Ne gaflet!

Şimdi değil öğretmenler gününde kucağımın kasımpatılarla dolması, bahçesinde kasımpatı olan hatta bahçesi olan bir ev bile göremiyorum etrafımda, ne yazık ki. Her taraf apartman, her taraf beton. Boğulur gibi oluyorum bazen etraftaki bina yığınlarına bakarken. Aklı olan bir insan kendini bunların içine hapsetmeye nasıl razı olur anlamıyorum. Pıtıcık'ın ölümünden sonra artık apartmanda yaşamak istemediğimize karar vermiştik ailecek. Bahçeli bir evimiz olmalıydı. Bahçesinde kasımpatılar yetiştirebileceğimiz, kedisiyle, köpeğiyle bahçeli bir ev. Kaç defa ev aramaya çıktık, ama gerçekten çok ilginç, öyle bir ev bulamadık. Yok yani, bu şehirde o tarz ev yapmamışlar. Varsa yoksa apartman, orta halliler için orta halli apartmanlar, zenginler için lüks daireler. Ama illa ki üstüste kutu kutu dizilmiş evler. Bilmiyorum, belki bir gün bir yerde karşımıza çıkar, belki bir gün bir şeyler denk gelir, olur öyle bir evimiz. O zamana kadar çiçekçiden alıp getirdiğimiz bir demet kasımpatıyla kendimizi avutacağız besbelli.



20 Kasım 2013 Çarşamba

İnstagrama dalmanın püf noktaları


Bunca zaman bloga uğramayınca sosyal medyayla tüm ipleri koparıp evimin kadını, çocuğumun anası kıvamında yaşadığım sanılmasın helbette. (Anneannem "elbette"ye elbette demez "helbette" der :) (Bu parantezle gülücüğü tek seferde kotarmak da pek işlevsel canım :) Bitmez bu parantezler, ben asıl mevzuya döneyim. Zamanında "Blog neyime yetmiyor, açmam başka yerlerde hesap mesap" diye büyük büyük konuşan ben, yoğun reklama dayanamayıp sonunda instagram dünyasına yelken açtım. Aman bir renkli, bir cıvıltılı, bir ışıltılı ki oralar sormayın gitsin. Bir de herkesler orda. Buralarda olduğu gibi, sevdiğim birileri bir şeyler yazsa da okusam diye günlerce beklemek yok. Her saniye herkes tıpır tıpır döktürüyor fotoğrafları. Kolay iş. Bilgisayarı aç, başına otur, fotoğrafları düzenlemek için bir sürü zaman ayır, yazmak için daha da çok zaman ayır, okumak için çok çok daha fazla zaman ayır derdi yok. Her şey pratik, her şey hızlı, her şey elinin altında. 

Bu kadar kolaylığına rağmen bu işin de bazı kuralları var tabii. Şu birkaç aylık gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki, ig kullanmak her babayiğidin harcı değil. Bir kere tüm evinizin soft, pastel tonlarla, bilhassa pembe, mint ve beyaz renklerle döşenmiş olması şart. İkincisi instagramda, Greengate'in kap kacaklarını kullanmayanı dövüyorlar, haberiniz ola. Üçüncüsü, en az bir kez ayağınızın fotoğrafını çekip yüklemeniz lazım. Hatta bu işi haftada bir kez yaparsanız popülerliğiniz kat kat artacaktır, emin olun. Ayrıca muhakkak ve muhakkak evinizde bir köpek, daha iyisi bir kedi olmalı. Onlardan edinemiyorsanız şirinlik katsayısı yüksek bir bebek de gayet iş görür. Sevgili çay tiryakileri, üzgünüm ama sizin çay sevginizin hiç "kalpçik" alma potansiyeli yok, yol yakınken gelin kahve tiryakisi olun ki her bir yanınız "kalpçik" dolsun. İnstagrama fotoğraf yükleme gibi bir amacı olanlar, biliniz ki artık içtiğiniz kahve salt kahve değil, kullandığınız fincan salt fincan değildir. Hayatınızdaki her bir nesnenin kıymeti, fotojenikliğiyle doğru orantılıdır bundan böyle.

Korkutucu mu oldu, korkmayın korkmayın, şaka tabii bunlar. Seviyorum instagramı. Başkalarının çektiği güzel kareleri izlemek mutlu ediyor. Kendin güzel fotoğraflar çekmeye odaklandığında da güzeli görme, seçme algın kuvvetleniyor, her baktığın yerde güzel şeyler aramaya başlıyorsun ki bu da ruha gayet iyi geliyor bence. Tek sakıncalı yanı, insanı sürekli yeni ergen modunda, kafasını elindeki telefondan kaldıramaz halde bulması :)

Yukardaki fotoğraf da benim instagram'dan ;)



18 Kasım 2013 Pazartesi

Melaba!!!



Epeydir bloga yazmıyor gibi görünsem de aslında ben yazıyorum, hep yazıyorum, bilhassa da geceleri uykum kaçınca neler neler yazıyorum. Öyle konular, öyle ifadeler, öyle söz oyunları geliyor ki aklıma o saatte, o anda hepsini yazıya geçirsem bir Orhan Pamuk bile olurum belki. Ama benim Nobel'de falan gözüm olmadığından hiç de böyle bir işe girişmiyorum. Kolay mı gecenin 2'sinde yataktan kalk, bilgisayarı aç, bilgisayarın ışığı gözüne vursun, uğraş uğraş yaz... Kim alırsa alsın Nobel'i, banane.

 Bu ışık konusunu laf olsun diye söylemiyorum. Acayip huylanırım ben ışıktan, hele de gecenin o vaktindeki ışıktan. Mümkün olduğunca az ışık olsun, olan da kesinlikle gözüme gözüme girmesin, çaktırmadan yayılsın ortama isterim ben. Bizim evde kimse öyle geceleri kalkıp oranın buranın ışığını şakırdık şukurduk yakmaz. Bülent zaten benim gibiydi, Deniz de öğrendi artık. Gece tuvalete kalktığında falan -zaten artık bizi uyandırmıyor bebişim- öyle odamın ışığını açayım, koridorun ışığını açayım gibi sakıncalı işlere hiç yeltenmez. Sadece tuvaletin ışığı. En sessizinden ve en loşundan işini halleder, girer yatağına uyur. Aferin ona!

Neyse, uyku kaçınca diyordum değil mi? Bu sene ikide bir yaşıyorum bu durumu. Sabahçıyım ya, sabah daha güneş doğmadan uyanıyorum ya, bu bende bir stres yaratıyor bazı bazı, ya uykumu alamazsam falan diye. İşte bu korkuyla bazen akşamları erkenden yatağa giriyorum ben. Sonra da gecenin ikisi mi olur üçü mü olur, zınk diye uyanıveriyorum. Uykumu almışım, gayet dincim. Kafam cin gibi çalışıyor. En çok da bloga ne yazsam konusuna çalışıyor. Sürekli üretiyorum falan ama bir yandan da beni esir etmiş olan "ya yarın uykusuzluktan perişan olursam" endişesiyle uyumak için habire kendimi zorluyorum. Zorlamayla uyunmuyor tabii. Dönüp duruyorum yatakta saatlerce. 

Bazen sıkılıyorum blog konusundan, "düşündüğün bir işe yarasın bari, yarın ne giyeceğini düşün" diyorum kendi kendime. Ama bu konuda hep başarısız oluyorum. Yattığım yerden asla bulamıyorum ne giyeceğimi. Bütün gardrop gözlerimin önünde resmi geçit yapıyor ama ben kesinlikle iki parça şey bulup birbiriyle kombinlemeyi başaramıyorum. İşin doğrusu bunu, sabah olup gardrobun kendisi gözlerimin önünde kanlı canlı (kanlı canlı???) dururken de yapamıyorum. Elli tane şeyi çekiyorum çıkarıyorum, birbiriyle üstüste tutuyorum, bazen biri biraz kafama yatar gibi oluyor, üstüme giyiyorum, beğenmiyorum, geri çıkarıyorum... Yumurta kapıya dayanıp da artık evden çıkma anları kafamın içinden gelen "gerilim filmlerindeki müzikler" eşliğinde iyice yaklaşmaya başlayınca aniden mucizevi bir şekilde ne giyeceğimi buluyorum ve haldır huldur hazırlanıp, ancak zilin çaldığı saniye okulda hazır olacak şekilde atıyorum kendimi dışarı. Bu arada komik bir şey söyleyeyim, Bülent'le ikimizin dersleri aynı saatte başlıyor. Ama o sabah uyanmak için saatini benden 40 dk. sonraya kuruyor. 

Neyse, ne diyordum :))) İşte ben geceleri çok blog yazıyorum. Yazıya dökmüyorum sadece. Ufak bir sorun yani. Ama bundan sonra yazasım var. "Her güne bir post" gibi iddialı hedefler koymaya çekinsem de oldukça sık yazasım var. İnşallah, bakalım. 

Blog yazarken veya blog demeyelim, herhangi bir yere, herhangi bir şekilde yazarken, bana sanki kafanda bir delik açmışsın, içindekileri yavaş yavaş akıtıyormuşsun gibi geliyor. Bu boşaltma işini sık sık yaparsan, o tazyikle delik büyüyor ve daha çok boşaltıyorsun kafandakileri ve ilginçtir, kafandakiler hiç bitmiyor, hatta üsttekiler aktıkça alttan senin bile hiç farkında olmadığın şeyler çıkıyor. Ama boşaltmayı kesersen, zamanla kafandaki delik -kafan canlı bir organizma olduğundan- yavaş yavaş kapanıyor, sanki daha önce hiç açılmamış gibi oluyor hatta. Kapalı kalmasına izin verirsen zamanla kafan doluyor doluyor, sen bunun belki farkına varmıyorsun ama içindeki basınç seni rahatsız etmeye başlıyor. O basınçtan kurtulmak için ne yapmalı, bir iğne alıp, yeniden ufacık bir delik açmalı ve bu sefer boşaltmayı unutmamalı. 
Bir daha kapanmasın, acıyo...


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails