31 Aralık 2013 Salı

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl bizlere sizlere herkese kutlu olsun


Bizden herkese mutlu yıllaaaar...
Bir de öpücükler :)

26 Aralık 2013 Perşembe

Çözüm beklemek boş, çözmesi gerekenler kördüğüm olmuşsa


"Gazetelerde şöyle bir haber gördüm: 'Urfa'da berdel verilen Şahe Fidan kocasıyla kavga edip, daha fazla dayanamayarak sığındığı baba evinden gönderilince, bir buçuk yaşındaki bebeğini sırtına bağlayıp, evin banyosunda kendini astı.' Şahe'nin yakınları, 'Bizde evlenen kadının koca evinden ancak cesedi çıkar,' demişler. Dedikleri gibi de olmuş.

Şahe kızım, başka bir yol bulamadın mı kendine? Ah, benim bahtsız kızım, bebeğini sırtına bağlarsan o da seninle gelir mi sandın? Sana ipin ucundan başka çare bırakmayan ülkemde hala neler gündemde bir bilsen. Bir buçuk yaşındaki kara gözlü oğlun, seni çıktığın yolculukta yalnız bıraktı. Artık onu hırsızların ve üç kağıtçıların saygı gördüğü, soytarıların alkışlandığı, işbirlikçi ve onursuzların baş tacı edildiği bir ülke bekliyor"


                                                                      Ercan Kesal
                                                                       Peri Gazozu
                                                            s.90-91

Peri Gazozu'nu yakında yazacağım, şimdilik bu harika kitaptan birkaç satır.


23 Aralık 2013 Pazartesi

Son kitaplar bunlar!


Günü gününe yazacağım dedim, yine olmadı. Üçte yakalayabildim çok şükür. Öncekine göre büyük başarı ama, di mi? Kitapları anlatmaya geçmeden bir girizgah lütfen:

Garip huylarım vardır benim, özellikle de kitaplarla ilgili. Misal, kitap satın almayı çok severim. Tarif edilmez bir haz verir bana. Onları seve, okşaya kitaplığıma dizmek, gelip gidip seyretmek, seyrettikçe keyf olmak hobilerim arasındadır. Eskiden asla kimseden kitap alıp okumazdım, teyzem hariç. Onunla çocukluğumdan beri süregelen bir kitap dostluğumuz vardır çünkü. Yalnız zamanla, benim kitap okuma hızım ve kitap fiyatları eş olarak yukarılara doğru tırmanınca, mecburiyetten, kütüphanelerdeki, arkadaşlardaki kitaplar bana göz kırpmaya başladı. Yalnız çok pisimdir, başkalarından kitap aldığım halde, kendi kitaplarımı başkalarına vermeyi hiç sevmem. Hepsi gözümün önünde durmalı onların benim. Yine de birkaç kişiye vermek durumunda kalıyorum tabii. Başta teyzeme. Anneme, kardeşime falan. Yine aile içinde kalıyor yani, aman dışarıya gitmesin.

Aslında diyeceğim bu değildi. Silesim de gelmedi yazdıklarımı. Yeniden başlayayım en iyisi:

Garip huylarım vardır benim, özellikle de kitaplarla ilgili. Misal, kitap satın almayı çok severim. Ama öyle her kitap benim kitaplığıma girme şerefine nail olamaz. Özenle seçer, alırım onları. Üzerinde "bestseller" yazan bir kitabı daha satın almamışımdır herhalde. Aşırı popüler kitapların yüzüne bile bakmam. Sadece piyasa kitabı yayınlayan meşhur yayınevleri var mesela, onların hiçbir kitabını almam. Öyle de prensipliyimdir. Yalnız, satın almıyor olmam, onları okumuyorum anlamına gelmiyor tabii. Çünkü bendeki garip huylardan biri de, okuma alanıma girmiş olan bir kitabı illaki ve muhakkak okumam gerekiyormuş gibi hissetmem. Birisi bana, "istersen oku" diye bir kitap uzattığında ona asla hayır diyemiyorum. Kitapların mıknatıs gücü falan var gibi geliyor bana. 

Neyse, bu kadar lafı anlatmamın sebebi bahsedeceğim üç kitaptan ikisinin tamamen bu şekilde tarafımdan okunmuş olduğunu vurgulamak içindi. Önce o ikisi, sonrasında da kendi kitabım:

Gelin Koleksiyoncusu - Ted Dekker - 5 üzerinden 3

Bir seri katil kitabı. Ajanımız bu seri katili yakalamak için, bir şizofrenden yardım alır ki seri katilimizin kendisi de zaten bir şizofrendir. Kitapta cinayetler kadar akıl hastalıkları da anlatılıyor. Hatta ilk 100 sayfa, sürekli psikiyatrik terimlerle karşılaştığınızdan, kitaba biraz geç adapte olabilirsiniz. Kitap çok mu güzel? Hayır. Çok mu kötü? Hayır. O yüzden de notu 3 ya :)

Benim Ebedi Aşkım - Marsha Canham - 5 üzerinden 3

Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere romantik hanımlara yazılmış bir kitap bence kendisi. Kahraman şövalyeler, muhteşem güzellikteki bir prenses falan filan. Hiiiç tarzım değil. Niye 3 verdin o halde derseniz, su gibi okunup gitsin diyenlerin seveceği bir kitap olduğu için cevabını veririm. 
Yazara not: Sevgili Marsha, hadi yine iyisin, ben öyle kolay kolay not vermem, pek bonkör ve düşünceli bir günüme denk geldin :)

Dolambaç - Gerbrand Bakker - 5 üzerinden 3

Evinden, eşinden, eski yaşamından kaçan bir kadın ve onu arayan bir koca. Kısa cümleler, yalın bir dil. Çok şey vaadeden bir arka kapak yazısı. Bu arka kapak yazısından mütevellit büyük beklenti içine girmiş okur. Ve hayal kırıklığı. Bu arka kapakları kim yazıyorsa kitabı da o yazmalı bence. Müthiş satar.

20 Aralık 2013 Cuma

Ayakkabı


Acayip bir ayakkabı düşkünlüğü var bu çocukta. Başka bir şey değil illa ayakkabı. Çeşit çeşit, renk renk ayakkabısı var, yine de her çarşıya çıktığımızda gözü ayakkabılara kayıyor. Yeni bir ayakkabı alındığında sevinçten ne yapacağını şaşırıyor. Bir beni öpüyor bir babasını, teşekkür için. Kız çocuğu olsa anlayacağım, genlerindendir diyeceğim. İlginç bir çocuk vesselâm.

19 Aralık 2013 Perşembe

Pinterest zararlısı


Pinterest'e bakıyor musunuz? Büyük ihtimalle bakıyorsunuzdur. Peki sizin de baktıkça ağlayasınız geliyor mu? Benim çok fena geliyor.Dünyada ne güzellikler yaratmış Rabbim diye düşünüp ağlayasım geliyor, millet ne kadar güzel şeyler üretebiliyor diye şaşırıp kalıp o güzellikler karşısında ağlayasım geliyor, kaç yaşına geldim, ben niye bu kadar basit ama bu kadar güzel şeyler yapmayı akıl edemedim diye ağlayasım geliyor, geliyor da geliyor yani... :)

16 Aralık 2013 Pazartesi

Kuşa çevrilmiş kitap postu


Fotoğrafta bir tane kitap olduğuna bakmayın. Aylardır el atmadığım ve geçen her ayda el atmaya daha çok korktuğum bir kitap postu bu. Uzun, upuzun bir liste. Ki bu liste sadece hatırlayabildiklerim. Arada kaynayıp gidenler de var muhakkak. Uzunluğundan mütevellit yazar fotoğrafsız, az yorumlu bir post olacak. Ama not vereceğim tabii yine. Sadece kendim için, not düşmek adına bir yazı aslında bu. 

5 üzerinden 5 alanlar (En bi sevdiklerim):

Tamirci - Bernard Malamud 
Kitap Hırsızı - Markus Zusak
Sherlock Holmes Kızıl Dosya - Sir Arthur Conan Doyle
Sherlock Holmes Dörtlerin İmzası - Sir Arthur Conan Doyle

5 üzerinden 4 alanlar (Hiç fena değiller):

Katilin Şeyi - Algan Sezgintüredi
Son Ada - Zülfü Livaneli
Yaban - Yakup Kadri 
Kiralık Konak - Yakup Kadri 
Havuz Başı - Sait Faik
Mahalle Kahvesi - Sait Faik
Yaz Yalanları - Bernhard Schlink

5 üzerinden 3 alanlar (Eh, okunur):

Sis ve Gece - Ahmet Ümit
Ve Dağlar Yankılandı - Khaled Hosseini
İntihar Dükkanı - Jean Teule
Hiç Kimse Sıradan Değildir - Markus Zusak
Boleyn Kızı - Philippa Gregory
Gazoz Ağacı - Sabahattin Kudret Aksal

5 üzerinden 2 alanlar (Yani, ne diyeyim ki):

Mrs. Dalloway - Virginia Woolf
Kamelyalı Kadın - Alexandre Dumas
Ateşten Gömlek - Halide Edip
Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald
Veronika Ölmek İstiyor - Paulo Coelho
9. Hariciye Koğuşu - Peyami Safa
Kraliçenin Soytarısı - Philippa Gregory



5 üzerinden 0 alanlar (Dünyada kalan son kitap olsan okunmazsın be güzelim):

Grinin Elli Tonu - E L James


Bundan sonra tek tek yazacağım okuduğum kitapları, böyle tadı yok.








15 Aralık 2013 Pazar

Sadece bir cümle


Hafta boyu, sabah gün doğmadan çalan saatle kalkarken  "Bir hafta sonu gelsin, öğlene kadar uyuyacağım" diyen kişinin hafta sonu gelince, her gün uyandığı saatten taş çatlasın on dakika sonra uyanıverip bir daha ne kadar zorlasa da uyuyamaması karşısında gülsem mi ağlasam mı kararsızlığı içinde kalması nasıldır bilir misin? 

13 Aralık 2013 Cuma

En tatlı uyku partneri


Bebiiiiiş, seni öyle çok seviyorum ki!

Eskiden ne çok severdin bizim yatakta yatmayı. Her gece bir ısrar, bir kıyamet. Uzun zamandır unutmuştun. Bir iki gündür yine aklına düştü. Dün uyumadan önce şansını yokladın bir kaç kez. Prensipli bir anneyim ya, hayır dedim, kendi yatağında yatacaksın. Diretmedin, yattın yatağına uyudun. Ben de yattım yatağıma ama uyuyamadım. Pişman oldum sana hayır dediğime. Bir iki yıl sonra bir daha hiç talep etmeyeceğin bir şeye şimdi ne kadar pervasızca hayır demiştim. Tamam desem prensip falan kalmayacaktı ortada ve eminim bir kere tamam deyince, sen her gün aynı isteği yinelemeye başlayacaktın. Ama aynı zamanda, tamam desem, ne kadar eğlenecektik orda uyuyuncaya kadar, gözlerin nasıl ışıl ışıl olacaktı. Yok uyuyamıyordum, şimdi belki senin istediğinden çok ben istemeye başlamıştım birlikte uyumayı. Baban da zaten daha oturuyordu. Aldım kucağıma getirdim seni yanıma. Farketmedin bile. Bir sürü öptüm öptüm, kokladım, sarıldım sana, öyle uyumuşum. Çok güzel bir geceydi. Sabah uyanınca şaşırdın, ben niye burdayım diye sordun. Anlattım ben de. Mutlu oldun. Sarıldık, öpüştük, koklaştık bir sürü. Bizim havamız iyiydi de, olan babana oldu o gece. Uyumaya geldiğinde bakmış yeri dolu, seni kaldırmaya kıyamamış. Senin yatağına yatmış, olmamış, gitmiş kanepeye yatmış, uyuyamamış. Garibim, sabaha kadar, yatak kanepe arası dolanıp durmuş ortalıkta anlayacağın :)



Fotoğraf çekilirken kendine kulak yapma çalışmaları...
Görüldüğü üzere ilk denemeler başarısız.





11 Aralık 2013 Çarşamba

Eksik kalan yazı, sonu gelmeyen sözler...

Geçen yazdığım yazıda eksik kalan bir şeyler oldu, her istediğime sahibim, her şeyim var çok şükür derken yarım kaldı sanki. Tamamlamasam o yazıyı olmayacak gibi. Yanlış yazdım ben, her istediğime sahip değilim ve esasında çok da şikayetçiyim. Bana verilen nimetlerden değil ama. Kendimden. Yıllardır, çok uzun yıllardır hep isterim, hep kararlar alırım daha farklı bir insan olmak için. Daha çok şükreden, daha çok ibadet eden, O'nu daha çok anan, daha çok seven, tüm yaşamını, yaşamının her anını O'nun isteğine göre sürdüren biri olmak için kararlar alır, sözler verir, tövbeler ederim. Hiç bir zaman da tutamam sözlerimi. Dünyanın telaşları, güzellikleri, çekiciliği hep ağır basar, hep unutturur bana o tövbelerimi. İşte çok bizarım kendimden bu konuda. Artık kararlar almaya, sözler vermeye kendimden bile utanır oldum. Benim derdim kendimle, kızgınlığım kendime. Bu kadar kendime özel, kendime itiraf etmeye bile utandığım duygularımı buraya yazarken, aslında hissettiklerimin çok azını anlatabiliyorum, farkındayım. Ama diyorum ya, bunları yazmasam, önceki yazı, hayatımın sadece bir yanını kapsıyor olarak kalacaktı.

Sana el açıp yalvarmaya yüzüm kalmasa da Rabbim, Senden en büyük dileğim Sen'in rızandır. Sen'in rızana layık olacak bir kul eyle beni. Nefsimin, şeytanın oyuncağı olmaktan kurtar, doğru yola çevir kalbimi. Yalvarırım.

Konudan bağımsız olarak, dualarımız kabul oldu, dün gece yılın ilk karını gördük. Her insan, bilhassa çocuklar kar yağmaya başlayınca heyecanlanır, bu gayet olağandır. Ama Deniz'in heyecanı gerçekten bambaşkaydı dün gece. Gözlerindeki ışık, sesindeki neşe tarif edilemezdi... Çok şükür.

9 Aralık 2013 Pazartesi

Bu sezon neler moda?




Şu yazımda bahsettiğim, her sabah gardrop önü kıyafet seçme çilemi yaşarken hissettiklerimi, kadınların çoğu hayatının bir hatta birçok döneminde eminim hissetmiştir : 

GİYECEK HİÇ BİR ŞEYİM YOOOOK!!!

Bu çığlığın gerçek anlamı kesinlikle farklıdır ve şunlar olabilir:

1) Var, tabii ki yığınla kıyafetim var ama ben artık bunları giymek istemiyorum, yeni kıyafetler almak istiyorum.
2) Var, tabii ki yığınla kıyafetim var ama para harcamazsam rahat edemiyorum.
3) Var, tabii ki yığınla kıyafetim var ama ben bunları birbiriyle bir türlü kombinleyemiyorum. Çünkü ben berbat bir tüketiciyim. Hiç düşünmeden alıyorum, sonra da birbirine uyduramıyorum. 

Bu maddeler çoğaltılabilir elbet ama benim aklıma gelenler bunlar ve kendimi biliyorum, ben üçüncü gruptanım.

Sorunu tespit ettik madem bari çözüm yollarına bakalım. E, çözüm yolu ne? Tabii ki alışverişe çıkmak, her türlü kombine uydurulabilecek anahtar bir kaç parça almak. İyi de ne zamandır mağaza gezmiyorum ki ben, nerde ne var, bu sene ne moda hiç haberim yok. Olmaması da gayet doğal, çünkü sezonda alışveriş yapmam, mağaza bile dolaşmam ben, indirim dönemini beklerim. Dünyanın parasını verip aldığın bir kıyafetin bir kaç hafta sonra yarı fiyatına satıldığını görmek koymaz mı insana? Bana koyar. Ama bu gardrop önü kabuslarına merhem olacak bir kaç parça bir şeyler almam da şart. Öyle rastgele gitsem dolaşsam şimdi, kesin bir şey bulamam. Zaten kararsız bir tipim. Saatler harcar, elim boş gelirim eve, kendimi tanıyorum. 

 O zaman ne yapmalı, diye düşünüp dururken aklıma geldi, bir moda dergisi alayım bari, bir fikir verir belki dedim. En son moda dergisini, zannederim 10 yıl önce falan almıştım. O zamandan beri sadece, kuaförde zaman geçirmek için elime alıp karıştırmışlığım olmuştur belki. O en son aldığımda da, kuafördeki hızlı hızlı göz atışlarımda da hep içim bayılmıştır. Bunca zırvalığı bir araya nasıl getirdiklerine şaşıp kalmışımdır. Lakın, ne yapacaksın, denize düşen yılana sarılır misali gittim aldım bir dergi, belki bunca yıldır bir şeye benzetebilmişlerdir diyerek.

Yok, benzetememişler. Yine aynı zırvalıklara devam. Mesela, bildiğin sıradan bir balıkçı yaka kazak, bilmem hangi tasarımcının imzasını taşıyor diye bir araba parasına satılıyor ve onlar hala bunu dergiye koyuyor. Kim alıyor o kazağı, kim? O kazağı alacak kadar parası olan kişi, senin kıytırıktan dergine bakıp karar vermiyordur herhalde. Gidiyordur o tasarımcının dünyanın bilmem hangi moda merkezindeki defilesine, alıyordur kazağını.

Yine acayip acayip makyajlı mankenler, günlük hayatta asla giymeyeceğin, giysen şehrin cümle insanlarının sana deli midir nedir diye bakacağı kıyafetler falan filan. Eskiden sadece kadınlara yaparlardı bu zulmü, yazık şimdi erkekleri de öyle hallere sokmuşlar ki, acıdım yeminle. Her şey aynı diyorum ya, inanın abartmıyorum, hala 10 yıl önceki gibi, küçük siyah elbise için Coco Chanel'e şükranlarını sunuyorlar yahu. Cümleyi değiştirin bari, yok, illa o ifade kullanılacak, "şükranlarını sunmak".

Neyse, bu kadar eleştiri yeter. Bir kıyak yapayım, öğrendiklerimi sizinle paylaşayım.
Bu sene neler moda? Aslında ben en sevdiğim üçünü, yukarda fotoğraflarıyla paylaştım. Rengarenk, küt görünümlü (moda dilindeki adlarını bilmiyorum ne yazık ki) kabanlar, pufuduk pufuduk kazaklar, kloş etekler. Madem kloş etek modaymış, bayılırım ben de zaten öyle hem uçuş uçuş hem hanım hanım kıyafetlere, gittim hemen terzime bir kloş etek diktirdim. Şimdi joker kıyafetim oldu, her şeye öyle güzel uyuyor ki. Bunların dışında kazayağı ve ekose modaymış bu sene. Bir tane kazayağı ceketim var, sanırım 5 yıllık falan, bir tane de ekose eteğim var, onu da ta evlenmeden önce diktirmiştim, bütçeyi zorlamadan uydum mu modaya iki parçayla daha, iyi bakalım. Boyfriend kıyafetleri hala modaymış. Ona da uyuyorum. Ama evde. Malum çok üşüdüğümden, Bülent'in kazakları kocaman kocaman, daha sıcak oluyor diye hep onun kazaklarını giyerek dolaşıyorum :) Eh bu kadar trendy olmak benim gibi adama yeter de artar bile.

Yalnız şunu söyleyeyim, ben en az bir on yıl daha moda dergisi falan almam. Bu kesin.

8 Aralık 2013 Pazar

Bi şey isteyebilir miyiiiim?


Bir istek istemek istiyorum.
 Madem bu kadar soğuk, bari artık kar yağsın!!!
Hem oğlum da çok istiyor.
Her günün klasik sorusu oldu artık: "Acaba bugün kar yağar mı anneee?"
Bu kadar üşümemize karşılık gözümüz şenlensin hiç değilse.
Gerçi oğlumun öyle üşüdüğü falan yok.
Bıraksan hala gece yarılarına kadar bahçede top koşturacak.
Ama ben her zamanki gibi çok üşüyorum
Yün atlet giyme zamanım geldi benim galiba.

Ek istek:
Bir de, lütfen kimse üstünde tepinip bozmasın o karı, şöyle doya doya seyredelim yahu!

6 Aralık 2013 Cuma

Gıdı


Okulda son derslerinde serbest bırakıyor öğretmenleri. İsteyen kitap okuyor, isteyen resim yapıyor. O yüzden bizimki ikide bir, bir son ders sürpriziyle çıkıp gelir eve. Kah babası için kah benim için ya bir şiir yazmıştır, ya bir resim yapmıştır. Okul dönüşü büyük heyecanlarla bakılır bu sürpriz kağıtlarına, ayy oyyy sesleri eşliğinde okunup buzdolabının üzerine magnetlerle tutturulur, buzdolabının üzerinde son kullanma tarihini dolduran kağıtlar, bir köşesine tarih atıldıktan sonra "mutlu anılar" dosyasındaki kendilerinden evvel hazırlanmış sürpriz kağıtlarıyla buluşur.

Okulda bizim için son yazdığı şiir en hoşuma gideniydi. Aslında şiir değil, şiiri koyduğu zarfın üzerine düştüğü not: 

"Gıdınızdan öptüm."


3 Aralık 2013 Salı

Yine şükür, yine şükür...


Bir kaç gece önce bir rüya gördüm. Manalı bir rüya gibi geldi. Hani insan hisseder ya. Hayırdır inşallah diyerek, yorumuna baktım. Büyük bir sıkıntıdan kurtulacağıma işaretmiş. Oh çok şükür dedim, sonra düşünmeye başladım, acaba hangi sıkıntımdan kurtulacağım diye. Nasıl sıkıntılarım vardı ki hayatımda? Bunun üzerine, Hayatımdaki Sıkıntılar isimli bir liste yapmaya başladım kafamda. Vardı tabii sıkıntılarım, çözmem gereken problemlerim ama listede ilk üçe "Ne olacak bu Galatasaray'ın hali?" girince anladım ki çok da ciddi bir derdim, tasam yok benim bu hayatta. Elhamdülillah. (Okuyanlar, burda lütfen siz de bir Maşallah deyin.)

Aynı şeyi daha önce de düşünmüştüm aslında. "Bir kadının doğum yaptığı esnada ettiği dua, Allah'ın izniyle muhakkak kabul olunurmuş." demişti bir arkadaşım zamanında. Hatta ben doğum yapacak bir yakınıma rica ettim, tam doğum sırasında ev alabilmem için dua etti, gündemimizde öyle bir konu yokken çok kısa zamanda ev aldık, diye anlatmıştı. Tam da o sıralar Esracan hamileydi ve normal doğum yapmayı planlıyordu. "Aman Esra, şimdiden rezervasyonumu yaptırayım, sakın doğururken bana dua etmeyi unutma." dedim Esra'ya. "Tabii ederim, ne için dua edeyim peki?" dedi. Bu kadar makbul bir dua anını eften püften bir şey için harcamak olmazdı, gerçekten önemli bir şey için dua istemeliydim. Düşündüm, ben en çok ne istiyorum diye, bulamadım. Ona, "Konuyu daha sonra söylerim, ama yerimi sakın başkasına verme." dedim. O akşam yine düşündüm, yine bulamadım. Özel bir şey istemiyordum ben. Çok şükür, istediğim her şeye sahiptim. (Sahip olduklarımın en güzeli de yukardaki arkadaş :) Tabii ki isteyebileceğim birçok şey vardı ama o kadar da önemli miydi onlar, olmasalar ne olurdu ki? Aklıma istenebilecek en güzel şey olarak huzur geliyordu. Ve huzur öyle sihirli bir kelimeydi ki içine zaten her şey giriyordu. Sağlık, mutluluk, her türlü iyilik, güzellik... Veya bunların hiç biri olmasa da, huzurlu olabilmek en güzel nimet değil miydi? Neyse çok da uzun süre düşünmeme gerek kalmadı, sağlık durumları sebebiyle Esra sezaryenle doğurdu, bizim dua işi de boşa çıktı.

Bu yazıyı yazarken kelimelere döktüğümden kat kat fazla şükürler ettim Rabbime. Ben hak etmeden, bunca güzellikleri bana sunduğu, beni hiç bir şeye muhtaç bırakmadığı için. Umarım her anıyla, her haliyle "şükreden"lerden olmayı da nasip eder.

Yalnız, bu arada, ciddi ciddi soruyorum: Ne olacak bu Galatasaray'ın hali? Aslında bu konuyu düşünmek, bu konu hakkında konuşmak cidden sinirimi bozuyor artık. Yazdıkça daha da sinirleneceğimi biliyorum, o yüzden içimden taşıp gelen bir sürü şeyi buraya yazmayacağım. Yalnız bir kaç kişiye bir çift sözüm var: 

Oyunculara diyorum ki "Öldünüz mü oğlum, bu nasıl bir ruhsuzluktur?"

Teknik direktöre diyorum ki "Go home Mancini!"

Ünal Aysal'a diyorum ki "Yönetim istifa, yönetim istifa, yönetim istifa..."



26 Kasım 2013 Salı

Yine aylardan Kasım, yine geç kaldım


Yine atlamışım iyi mi? Yıllardır blogumun doğum gününü bir türlü tutturamiyorum. On gün geçmiş ama olsun, blogcugum darılmaz bana biliyorum. Dile kolay, 4 (yazıyla dört) yıl geçirmişiz beraber. 450 küsür kez kendisiyle paylaşmışım hayatımı. Az yazıyorum falan diyorum ama 4 yılda 450 yazı, aşağı yukarı üç güne bir yazmışım demektir. Eh, hiç de fena değil. Nice uzun yıllara blogcum. Dört binleri de görürüz seninle umarım. 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Bugün


Sabah okula gitmek için uyanıp da Deniz'in yükselmiş ateşiyle karşılaşınca tüm planlar değişti, okullar asıldı, moraller bozuldu. Sonra bakıldı ki moral bozmayla bir yere varılmıyor, doktorun yolunu uzatıp yukardaki gibi güzel sokaklardan geçmeye, üstüne bir de aşağıdaki gibi güzel şarkılar dinlemeye karar verildi, keyifler yerine geldi.



24 Kasım 2013 Pazar

Kasım'ın en güzel yanı


Dün bir demet kasımpatı aldım. Baktıkça mutlu olmak için. 

Kasımpatı çocukluğumu hatırlatır bana. Anneannemlerin bahçeli müstakil evlerinde, bir yıl sessiz sedasız, varlıklarını unutturarak yaşayıp giderlerken, Kasım der demez her bir yanda rengarenk, sarılı, beyazlı, morlu, kocaman, top top açarlardı. Birdenbire cümbüş yerine dönerdi o bahçe. Kasım biter bitmez de ortadan yok oluverir, bir sonraki Kasım'a kadar inzivaya çekilirlerdi. Takvimden bu kadar haberdar başka çiçek var mı? Her bahar güneşi görür görmez çiçekleniverip, üç gün sonra geri dönen soğuklarla harap olan badem ağaçlarıyla kıyaslayınca pek zeki bulurum ben kasımpatıları.

Kasımpatılar bir de öğretmenliğimin ilk yılını hatırlatır bana. Kenar bir mahallede, öğrencilerinin çoğunun gecekondu tarzı evlerde yaşadığı o okulu. Kasım ayında, bahçelerinden toplayıp getirdikleri kasımpatılarla renklenirdi o kasvetli öğretmenler odası. Öğretmenler gününde kucak kucak kasımpatılarla dolmuştu kollarımız. Bazıları bahçelerinde her daim gördükleri bu çiçekleri pek adam yerine koymadıklarından olacak, daha fiyakalı bir hediye olsun diye "paraya kıyıp" yapma kırmızı güller getirmişlerdi. Ne gaflet!

Şimdi değil öğretmenler gününde kucağımın kasımpatılarla dolması, bahçesinde kasımpatı olan hatta bahçesi olan bir ev bile göremiyorum etrafımda, ne yazık ki. Her taraf apartman, her taraf beton. Boğulur gibi oluyorum bazen etraftaki bina yığınlarına bakarken. Aklı olan bir insan kendini bunların içine hapsetmeye nasıl razı olur anlamıyorum. Pıtıcık'ın ölümünden sonra artık apartmanda yaşamak istemediğimize karar vermiştik ailecek. Bahçeli bir evimiz olmalıydı. Bahçesinde kasımpatılar yetiştirebileceğimiz, kedisiyle, köpeğiyle bahçeli bir ev. Kaç defa ev aramaya çıktık, ama gerçekten çok ilginç, öyle bir ev bulamadık. Yok yani, bu şehirde o tarz ev yapmamışlar. Varsa yoksa apartman, orta halliler için orta halli apartmanlar, zenginler için lüks daireler. Ama illa ki üstüste kutu kutu dizilmiş evler. Bilmiyorum, belki bir gün bir yerde karşımıza çıkar, belki bir gün bir şeyler denk gelir, olur öyle bir evimiz. O zamana kadar çiçekçiden alıp getirdiğimiz bir demet kasımpatıyla kendimizi avutacağız besbelli.



20 Kasım 2013 Çarşamba

İnstagrama dalmanın püf noktaları


Bunca zaman bloga uğramayınca sosyal medyayla tüm ipleri koparıp evimin kadını, çocuğumun anası kıvamında yaşadığım sanılmasın helbette. (Anneannem "elbette"ye elbette demez "helbette" der :) (Bu parantezle gülücüğü tek seferde kotarmak da pek işlevsel canım :) Bitmez bu parantezler, ben asıl mevzuya döneyim. Zamanında "Blog neyime yetmiyor, açmam başka yerlerde hesap mesap" diye büyük büyük konuşan ben, yoğun reklama dayanamayıp sonunda instagram dünyasına yelken açtım. Aman bir renkli, bir cıvıltılı, bir ışıltılı ki oralar sormayın gitsin. Bir de herkesler orda. Buralarda olduğu gibi, sevdiğim birileri bir şeyler yazsa da okusam diye günlerce beklemek yok. Her saniye herkes tıpır tıpır döktürüyor fotoğrafları. Kolay iş. Bilgisayarı aç, başına otur, fotoğrafları düzenlemek için bir sürü zaman ayır, yazmak için daha da çok zaman ayır, okumak için çok çok daha fazla zaman ayır derdi yok. Her şey pratik, her şey hızlı, her şey elinin altında. 

Bu kadar kolaylığına rağmen bu işin de bazı kuralları var tabii. Şu birkaç aylık gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki, ig kullanmak her babayiğidin harcı değil. Bir kere tüm evinizin soft, pastel tonlarla, bilhassa pembe, mint ve beyaz renklerle döşenmiş olması şart. İkincisi instagramda, Greengate'in kap kacaklarını kullanmayanı dövüyorlar, haberiniz ola. Üçüncüsü, en az bir kez ayağınızın fotoğrafını çekip yüklemeniz lazım. Hatta bu işi haftada bir kez yaparsanız popülerliğiniz kat kat artacaktır, emin olun. Ayrıca muhakkak ve muhakkak evinizde bir köpek, daha iyisi bir kedi olmalı. Onlardan edinemiyorsanız şirinlik katsayısı yüksek bir bebek de gayet iş görür. Sevgili çay tiryakileri, üzgünüm ama sizin çay sevginizin hiç "kalpçik" alma potansiyeli yok, yol yakınken gelin kahve tiryakisi olun ki her bir yanınız "kalpçik" dolsun. İnstagrama fotoğraf yükleme gibi bir amacı olanlar, biliniz ki artık içtiğiniz kahve salt kahve değil, kullandığınız fincan salt fincan değildir. Hayatınızdaki her bir nesnenin kıymeti, fotojenikliğiyle doğru orantılıdır bundan böyle.

Korkutucu mu oldu, korkmayın korkmayın, şaka tabii bunlar. Seviyorum instagramı. Başkalarının çektiği güzel kareleri izlemek mutlu ediyor. Kendin güzel fotoğraflar çekmeye odaklandığında da güzeli görme, seçme algın kuvvetleniyor, her baktığın yerde güzel şeyler aramaya başlıyorsun ki bu da ruha gayet iyi geliyor bence. Tek sakıncalı yanı, insanı sürekli yeni ergen modunda, kafasını elindeki telefondan kaldıramaz halde bulması :)

Yukardaki fotoğraf da benim instagram'dan ;)



18 Kasım 2013 Pazartesi

Melaba!!!



Epeydir bloga yazmıyor gibi görünsem de aslında ben yazıyorum, hep yazıyorum, bilhassa da geceleri uykum kaçınca neler neler yazıyorum. Öyle konular, öyle ifadeler, öyle söz oyunları geliyor ki aklıma o saatte, o anda hepsini yazıya geçirsem bir Orhan Pamuk bile olurum belki. Ama benim Nobel'de falan gözüm olmadığından hiç de böyle bir işe girişmiyorum. Kolay mı gecenin 2'sinde yataktan kalk, bilgisayarı aç, bilgisayarın ışığı gözüne vursun, uğraş uğraş yaz... Kim alırsa alsın Nobel'i, banane.

 Bu ışık konusunu laf olsun diye söylemiyorum. Acayip huylanırım ben ışıktan, hele de gecenin o vaktindeki ışıktan. Mümkün olduğunca az ışık olsun, olan da kesinlikle gözüme gözüme girmesin, çaktırmadan yayılsın ortama isterim ben. Bizim evde kimse öyle geceleri kalkıp oranın buranın ışığını şakırdık şukurduk yakmaz. Bülent zaten benim gibiydi, Deniz de öğrendi artık. Gece tuvalete kalktığında falan -zaten artık bizi uyandırmıyor bebişim- öyle odamın ışığını açayım, koridorun ışığını açayım gibi sakıncalı işlere hiç yeltenmez. Sadece tuvaletin ışığı. En sessizinden ve en loşundan işini halleder, girer yatağına uyur. Aferin ona!

Neyse, uyku kaçınca diyordum değil mi? Bu sene ikide bir yaşıyorum bu durumu. Sabahçıyım ya, sabah daha güneş doğmadan uyanıyorum ya, bu bende bir stres yaratıyor bazı bazı, ya uykumu alamazsam falan diye. İşte bu korkuyla bazen akşamları erkenden yatağa giriyorum ben. Sonra da gecenin ikisi mi olur üçü mü olur, zınk diye uyanıveriyorum. Uykumu almışım, gayet dincim. Kafam cin gibi çalışıyor. En çok da bloga ne yazsam konusuna çalışıyor. Sürekli üretiyorum falan ama bir yandan da beni esir etmiş olan "ya yarın uykusuzluktan perişan olursam" endişesiyle uyumak için habire kendimi zorluyorum. Zorlamayla uyunmuyor tabii. Dönüp duruyorum yatakta saatlerce. 

Bazen sıkılıyorum blog konusundan, "düşündüğün bir işe yarasın bari, yarın ne giyeceğini düşün" diyorum kendi kendime. Ama bu konuda hep başarısız oluyorum. Yattığım yerden asla bulamıyorum ne giyeceğimi. Bütün gardrop gözlerimin önünde resmi geçit yapıyor ama ben kesinlikle iki parça şey bulup birbiriyle kombinlemeyi başaramıyorum. İşin doğrusu bunu, sabah olup gardrobun kendisi gözlerimin önünde kanlı canlı (kanlı canlı???) dururken de yapamıyorum. Elli tane şeyi çekiyorum çıkarıyorum, birbiriyle üstüste tutuyorum, bazen biri biraz kafama yatar gibi oluyor, üstüme giyiyorum, beğenmiyorum, geri çıkarıyorum... Yumurta kapıya dayanıp da artık evden çıkma anları kafamın içinden gelen "gerilim filmlerindeki müzikler" eşliğinde iyice yaklaşmaya başlayınca aniden mucizevi bir şekilde ne giyeceğimi buluyorum ve haldır huldur hazırlanıp, ancak zilin çaldığı saniye okulda hazır olacak şekilde atıyorum kendimi dışarı. Bu arada komik bir şey söyleyeyim, Bülent'le ikimizin dersleri aynı saatte başlıyor. Ama o sabah uyanmak için saatini benden 40 dk. sonraya kuruyor. 

Neyse, ne diyordum :))) İşte ben geceleri çok blog yazıyorum. Yazıya dökmüyorum sadece. Ufak bir sorun yani. Ama bundan sonra yazasım var. "Her güne bir post" gibi iddialı hedefler koymaya çekinsem de oldukça sık yazasım var. İnşallah, bakalım. 

Blog yazarken veya blog demeyelim, herhangi bir yere, herhangi bir şekilde yazarken, bana sanki kafanda bir delik açmışsın, içindekileri yavaş yavaş akıtıyormuşsun gibi geliyor. Bu boşaltma işini sık sık yaparsan, o tazyikle delik büyüyor ve daha çok boşaltıyorsun kafandakileri ve ilginçtir, kafandakiler hiç bitmiyor, hatta üsttekiler aktıkça alttan senin bile hiç farkında olmadığın şeyler çıkıyor. Ama boşaltmayı kesersen, zamanla kafandaki delik -kafan canlı bir organizma olduğundan- yavaş yavaş kapanıyor, sanki daha önce hiç açılmamış gibi oluyor hatta. Kapalı kalmasına izin verirsen zamanla kafan doluyor doluyor, sen bunun belki farkına varmıyorsun ama içindeki basınç seni rahatsız etmeye başlıyor. O basınçtan kurtulmak için ne yapmalı, bir iğne alıp, yeniden ufacık bir delik açmalı ve bu sefer boşaltmayı unutmamalı. 
Bir daha kapanmasın, acıyo...


7 Ekim 2013 Pazartesi

Bizim antolojiden seçmeler



Bu benim şiirim:

Yaz biter, kış gelir, Deniz hep böyle.
Yağmur yağar, rüzgar titretir, Deniz hep böyle.
Her daim dizinde yaralar, parçalanmış ayakkabılar.
Ne gam,
Deniz gece gündüz hep böyle.
Top de sen yeter ki Deniz'e.


Bu da Deniz'in şiiri (Not: Noktalama işaretleri şairin eserinden aynen aktarılmıştır) :

Hayatım çok güzel,
Çook güzeel çok güzel!
Yaşamım çok güzel,
Bu yaşam çok güzel.

Aşağıda maç yaparım
Aşağıda çok eğlenirim.
Sonra aşağıdan ağlayarak gelirim.
Çünkü her tarafım kan içindedir
Hayatım çok güzeldir.



3 Ekim 2013 Perşembe

Cırcır böceği etkisi


Bir gece. Uyumaya çalışıyorum. Sıcak geliyor hava. Uyuyamıyorum. Aksine Bülent üşüyor. O yüzden yatak odasının penceresini açamıyorum. Alıyorum yastığımı, oturma odasındaki kanepenin yolunu tutuyorum. Önce pencereyi açıyorum. Oh, serin hava doluyor içeriye. Aynı anda müthiş de bir gürültü. Yakınlarda bir sokakta, içini zibidilerin mesken ettiği bir otomobilden geldiğini tahmin ettiğim bangır bangır bir müzik. O seste uyumam mümkün değil ama sıcakta uyumam da mümkün değil. En azından biraz serinleyene kadar sabredeceğim. Gecenin bir vakti, ses aslında olduğundan 10 kat şiddetli geliyor. İşitme dışındaki duyuların hemen hemen işlevsizleştiği o anda kulaklarım nerdeyse isyan edecek raddede. 

Birden müzik kesiliveriyor. O gürültünün ardından şehir eskisinden de sessiz gibi. Yo hayır, sese duyarlılığımın arttığı o halde farkediyorum ki sessiz falan değil, aksine müthiş bir konser var dışarda. Konseri veren büyük bir cırcır böceği korosu. Var güçleriyle çalıyor, söylüyorlar. Çıkardıkları sesin şiddeti deminki zibidilerin müziğini nasıl bastıramamış, hayret. En son ne zaman bu koronun bu denli coşkuyla sanatlarını icra edişlerine şahit oldum ben? 

Hatırlıyorum, köyde.
Ta küçük bir ilkokul çocuğuyken gittiğim rahmetli nenemlerin köyünde. O, medeniyetten çok uzak, elektriğin bile olmadığı, dağların arasında handiyse unutulmuş, sadece bir kaç hanenin bulunduğu o orman köyünde. Bir yaz tatili amcam götürmüştü beni köye, bekardı henüz, hatta o da öğrenciydi herhalde. Bir yere kadar arabayla (Nasıl bir araba? Hatırlamıyorum.) gitmiştik, sonra yol bitmişti. Ordan sonrasında ben yorulmayayım diye bir eşek bulmuştu amcam (Nasıl?). Eşeğe ilk binişimdi ve de son. Bir zordu ki eşeğe binmek. Hiç öyle dışardan göründüğü gibi değil. Köye girerken Felak'la Nas oku demişti bana amcam. Hatırlıyorum hoşuma gitmişti öyle demesi, nazar değmesine layık görülen biri olmak gururumu okşamıştı. 

Nenemlerin evi. Evin girişine oda denemez, üç tarafı duvar, önü tamamen açık, ağaçlar içindeki köyü seyreden bir yer. Yerlerde minderler, tüm gün orada oturuluyor. Ayrıca uyumak için bir oda, mutfak olarak kullanılan bir oda daha. Hepsi bu. Mutfak dediysem ne tüp var, ne lavabo. Duvarda bir girintide odunla ateş yakılıyor, yemek o ateşte pişiriliyor. Öyle çok değil, bir kaç kap kacak var sadece. Bulaşık evin dışında akan gürül gürül suda yıkanıyor. Çok ilkel geliyor kulağa değil mi? Gerçekten de öyle. Ama güzelliği de orda işte.

En başta elektrik olmaması büyülemişti beni. Karanlıkta oturmak, ay ışığıyla aydınlanmak, trilyon tane yıldızı kucaklayabilecekmişsin gibi hissetmek, televizyon sesinin olmaması... Beni bilenler bilir, şu yaşımda hala hoşlanmam ışıktan, hele de tepemde yanan, gözüme dolan ışıktan. Mesela, halamların köyü nenemlerinkine yakındı, orası daha gelişmiş, büyük bir köydü ve elektrik vardı. Nenemlerdeyken bir kere oraya götürdüler beni, hiç sevmedim. Sırf o çiğ floresan ışığından dolayı. Kendi köyümüze gidelim diye direttiğimi hatırlıyorum.

Bu ilk ve tek köy ziyaretimi hep güzellikle hatırlamamda beni orda acayip nazlamış olmalarının da etkisi olduğunu yadsıyamam elbette. Herkes elinden geldiğince benle ilgilenmiş, değer vermişti. Çok şımarık bir çocuk değildim ama orda kendimce bayağı şımardığımı hatırlıyorum. Bir keresinde sırf ilgiyi üzerime çekmek için, köyde dolaşırken "Yılan gördüüüm" diye haykıra haykıra eve koşmuştum. Yılan falan görmemiştim tabii. Ama palavram inandırıcı olsun diye ağlamıştım bile, çok korkmuşum ayağına. Yutmuşlar mıydı bilmem.

 Bana bulgur elemeyi öğretmişlerdi. Dağlardan ince ağaç dallarını ( Bir şey deniyordu ona, neydi ki?) sırtıma yükleyip taşırdım nenemlerle beraber. Süt sağardım, aslında sanırım süt sağacağım diye hayvancağızın canını çıkarırdım. Yayık ile tereyağ yapmak için bir sabah daha gün doğmadan kalktığımı hatırlıyorum. Çok zordu ama tereyağ yapmak, kollarım hemen yorulmuştu ve de çok uykum vardı.

Banyomu evin önünden akan o bahsettiğim suda yaptırırlardı, kurutulmuş kabakları ( Onların da bir adı vardı, hatırlayamıyorum.) tas niyetine kullanarak. Öyle çeşit çeşit yemekler yoktu. Her gün kömbe yapardı nenem. O odun ateşinde nasıl lezzetli olurdu. Bulgur pilavı yaparlardı sık sık, sabah yaptıkları tereyağından yakarlardı üzerine, salata misler gibi kokardı, nerde şimdi o salatalar. Ne kadar lezzetli olsa da ayranı içmezdim, içine kesin yoğurdun kaymağı kaçmış olurdu çünkü. 

Öyle çok boş kalmazdım gerçi, illa ki ilgimi çekecek bir şeyler olurdu etrafta ama boş kaldığım nadir zamanlarda içeri, odaya girer, yüklükteki yatakların üstüne tırmanır, orda kitap okurdum. Bir yandan da evde olsam yüzüne dahi bakmayacağım, halamların köyündeki bakkaldan alınmış uyduruk şekerlerden indirirdim mideye. Ve bir hayal kurardım sürekli, eve döndüğümde babam arabayı değiştirmiş, kırmızı spor bir araba almış olurdu hayalimde. Niye böyleydi hayalim bilmem, öyle kırmızı spor araba hayranlığım da, merakım da olmamıştı hiç bir zaman ama o hayal öyleydi işte. Kendiliğinden oluşan bir hayaldi, iradem dışı. Tabii Maraş'a döndüğümde kırmızı spor araba falan yoktu hiç bir yerde :)

 Ben bunları düşünürken birden farkettim ki odanın içi buz gibi olmuş, bayağı üşümüşüm hatta, cırcır böcekleri de susmuş. Yastığımı kolumun altına alıp döndüm yatağıma, oturma odasında uyku tutmayacaktı beni belli ki. Uyumadan önce nenemle dedeme bir Fatiha okumayı unutmadım ama.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Hal ve gidiş




Lütfen yazıyı okumaya başlamadan videoya bir tıkla. Ben türkü sevmem de dinlemem de. Ama bu öyle güzel, öyle güzel ki...


Hiç bir şey yapmadan geçip gidiyor günler sanki.
 Ya da şöyle diyeyim, asgaride yapılması gerekenleri yaparak geçiriyorum günlerimi.
İşte ne bileyim, yemek yiyorum, uyuyorum, okula gidiyorum, banyo yapıyorum, eve günlük bir öğün yemek hazırlıyorum, Deniz'e ödevini yaptın mı diye soruyorum, uyku saatinde Deniz'e bir kaç sayfa kitap okuyorum, sonra yanına kıvrılıveriyorum falan filan. 
Zevk almadığım bir şey yapmıyorum ama zevk aldığım şeyleri de yapmıyorum. 
Ot gibi yaşamak böyle mi oluyor acaba? 
Ha, zaruri olmadığı halde yaptığım tek şey kitap okumak. 
Bol bol okuyorum.
 Çünkü farklı bir şeye zaman harcamıyorum. 
Televizyonda sadece maçları ve spor programlarını izliyorum.
 Haftada bir maç olmasını protesto ediyorum, haftada üçe dayanamasalar da en az iki kez yapılmalı bu maçlar diyorum.
 Bu arada Galatasaray'daki işler de acayip moralimi bozuyor. 
En çok Erman Toroğlu'nun söylediklerini gerçekçi buluyorum.
O da konuşurken çok bağırıyor ama.
Serhat Ulueren'i bir yerde yakalayıp "Kes o sakalları" diye sıkıştırasım geliyor bazı bazı.
Dizilerden, yarışmalardan falan hiç hoşlanmıyorum.
Haber programları canımı sıkıyor.
Gazeteler gibi.
Kimisi doğru haber verdiği ve doğru haberler çok acı olduğu için, kimileri de doğruların üstünü kapatıp yükseklerden gelen emre göre haber yaptığı için canımı sıkıyor.
Geriye kalıyor sadece spor programları.
O yüzden izliyorum, izliyorum sonra da evde "İmparator Fatiiih Teriiiim" diye şarkılar söylerken buluyorum kendimi.

İşte böyle.
Gelirim yine ben.


Üff, Galatasaray harbiden canımı sıkıyor benim.

17 Eylül 2013 Salı

Bazen olur böyle zevzekliklerim


Mutfak ne komik bir kelime değil mi?
Hayır, hayır bir söylemeye anlaşılmıyor, tekrar tekrar söyleyeceksiniz.
Mutfak, mutfak, mutfak, mut-fak, mut-fak ...
Tekrar edin, tekrar edin, hah oldu mu saçma sapan harfler bileşimi?
Bi de ne alaka yani, mutfak yerine içinde "aş" geçen bir kelime falan olsa neyse.
Hmm, mutfak m harfiyle başladığına göre büyük ihtimalle Arapça'dır.
Yine de kökünü çözemedim, nerden geliyor, nereye gidiyor?
Bir bilen varsa aydınlatsın beni? Sezeeeen, hu huuu ...
Mutfak, mutfak, mutfak, komik ya :)


16 Eylül 2013 Pazartesi

Pazartesi sabahı güzelliği


İhtişamın kuyruk hali

13 Eylül 2013 Cuma

Bir tatil yazı dizisi daha bitti, bir sonraki çabuk gelsin ltf. :)


Tatilin sondan bir önceki günü; mekan Batum.

Son dönemlerde popüler bir yer olduğunu bildiğimden merakla beklemiştim Batum'u aslında.
Gel gör ki Batum'un bana sunduğu sadece hayal kırıklığı oldu, bir de korkunç nemden kaynaklanan korkunç bir sıcak.

Bir kere Batum'a girmek çok zor, çıkmak da keza. Sınır kapısından geçmek rezillik, düzen yok, sıra yok, kapı açılıyor, hurraaa koşturuyor insanlar falan. Nihayet kapıdan geçip Batum'a girince karşılaştığın ise sadece küçük, sıradan, Avrupa şehirlerine benzer bir şehir. Güzel yapılar var ama bunun yanında savaş dönemlerinden kalma, ayakta nasıl durduğuna hayret ettiğin yıkıldı yıkılacak onlarca, yüzlerce bina da var. Üstelik insanların çoğu bu tarz apatmanlarda, evlerde yaşıyormuş.

Orda geçirdiğim bir günde anladım ki Batum'un popülerliğinin tek sebebi kumar, gece hayatı ve çok ucuz benzinmiş. Bunlar da beni hiç alakadar etmediğinden bıraksalardı beni Karadeniz'in dağlarında keşke, boşa gitti bir günüm diye söylenmedim değil.

Batum'dan bir kaç kare:


Alfabe anıtı 
Kendi alfabelerine çok önem veriyorlarmış. Ne yazdığını anlamak hatta bir şeye benzetmek mümkün olmasa bile ben çok sevdim yazılarını, harfler o kadar estetik görünümlü ki.



Sıcaktan kendini sulara atmış bir Deniz.

Gittiği her yerde bir kedi buluyor bu çocuk, kedi mıknatısı diyorum ben artık ona. 
Bu Gürcü üçbenekliyi (Gürcistan'da olduğuna göre Gürcü'dür sanırım) eve götürelim diye tam 3 saat yalvardı bi de. 



Tatilin son günü; mekan Trabzon, Atatürk Köşkü.

Bir çam korusu içindeki bu muhteşem köşk Atatürk'ü Trabzon ziyaretlerinde konuk etmiş, Trabzon belediyesi de köşkü satın alıp Atatürk'e hediye etmiş. Atatürk Trabzon'a son gelişinde yine burda, kendi köşkünde kalmış ve ayrılmadan önce tüm mal varlığını hazineye bağışlamış.


Atatürk'ün ölümünden sonra burası Atatürk'ün kullandığı eşyaların ve fotoğraflarının sergilendiği bir müzeye dönüştürülmüş. Perdeler ve döşemelik kumaşlar haricinde her eşya orjinal haliyle korunuyormuş.


Her bir eşya o kadar güzel, o kadar zarif ki anlatamam. 
Fotoğraftaki, yemek odasındaki kalorifer peteğinin içine açılmış olan göz, yemekleri sıcak tutmak amacıyla kullanılıyormuş.


Mutfak sandalyelerinin şıklığına...


Zemindeki çiniler muhteşem.


Bu fotoğrafı seviyorum, hem vestiyerin güzelliğinden hem de aynaya yansıyan oğluş sürprizinden dolayı :)



Burası da Ayasofya, çok önceden kilise, ardından müze, şimdi de camii.
Yeri, dinginliği, mimarisiyle Trabzon'da en sevdiklerimden biri.


Ve artık dönüş yolundayız. Tokat'ı ziyaret etmeyi ihmal etmiyoruz. Taşhan'da bir mola verip Tokat yazması alıp, Mevlevihane'ye uğruyoruz. Bambaşka, huzur verici bir atmosfer var Mevlevihane'nin içinde hatta bahçesinde.


Bu yedi günlük gezi Deniz'i bayağı yormuş sanırım, Mevlevihane'de bu halde görüyorum en son kendisini :)


Veee bitti :)


11 Eylül 2013 Çarşamba

En yeşil gün, en güzel gün



Sümela'dayız.


Önce otobüsle, otobüsün çıkamayacağı yerleri minibüsle artık minibüs de geçmez olunca yürüyerek vardık Sümela'ya.


Şahsi kanaatim şu ki Sümela'yı uzaktan sevmek aşkların en güzeli.
Allah'ım o ne kalabalık, ulaşması öyle zor yerde o ne çok insan. 
Ama yine de çok güzel tabii.
 Manastır, freskler, doğa, yürüdüğümüz yollar, havadaki mis koku, tatlı serinlik.


Akşama doğru otelimize doğru gidiyoruz. Daha doğrusu biz otele gittiğimizi sanıyoruz ama sürpriiiiz!! Otobüsten indiğimiz yerde ormanlar içindeki bu bungalov tarzı evlerle karşılaşıyoruz. Sevinçler, çığlıklar... :)


İşte bizim kaldığımız ev.
Burası öyle güzel ki. Havası, manzarası, dışarda ağaç kokusu, evin içinde ahşap kokusu. 
Tek eleştireceğim nokta bizi buraya nerdeyse akşam olmak üzereyken getirmeleri ve sabah 7'de tekrar yollara düşmemiz. Tadına doyamadık ki :)


Neyse ki gittiğimiz yer bize Zitaş'ı unutturacak kadar güzel: Uzungöl!



Bilenler hep çok bozulduğundan bahsettiler buraların, bozulmuş hali böyleyse bozulmamışı ne kadar güzeldi acaba, hayal bile edemedim.


Bülent'le Deniz birer bisiklet kiralayıp dolaştılar gölün çevresini. 


Böyle bir yerde onlarca fotoğraf çektim tabii ben, bisiklet neyime.


Bu da Deniz'in benim fotoğraf çekme düşkünlüğüme isyan edip "Ben çekip gidiyorum, ne halin varsa gör" karesi :)


Uzungöl'den sonra Fırtına Vadisi'ne gidiyoruz. Öğle yemeğinde balık öncesi hamsi ekmeği, mısır ekmeği, muhlama, turşu kavurması, laz böreği, karalahana sarması, ispir fasulyesi var. Balık falan yemiyorum tabii ki :) Hamsi ekmeğiyle mısır ekmeğini sevmedim, sarma da eh işte ama muhlama ve fasulye harikaydı. Hele laz böreği, hele laz böreği... Şekerliymiş yahu!


Her taraf ama her taraf çay bahçesi diye yazmış mıydım?


Doğu Karadeniz'in her yeri güzeldi, lakin işte buralar yani Fırtına Vadisi, devamında Çamlıhemşin ve Zilkale bence en güzeliydi. Hani bir hayal gibi. Yemyeşil bir hayal. Gözün gördüğü her yer yeşil. Ağaçların ne kökü görünüyor, ne ucu. Havada çok tatlı bir serinlik. Kulağında sürekli akıp giden derelerin kah şırıltısı kah uğultusu.


Karadeniz'de beni en çok etkileyen görüntü işte bu. Dağların çok sarp, çok ulaşılmaz gibi görünen yerlerine kondurulmuş, çoğunlukla da birbirinden upuzak evler. Allah'ım diyorsun bu evleri gördükçe, nasıl yani, nasıl yapılmış o evler oralara, nasıl gidip geliyor insanlar ve nasıl bir şeydir öyle bir evde yaşamak acaba?


İşte o muhteşem manzaralı yollardan epey bir süre ilerledikten sonra geldiğimiz yer Zilkale.


Zilkale demek kısaca, bakmalara doyulmayacak manzaralar demek.


Günün son ziyaret yeri Ayder. Otobüsten inince bizi ilk karşılayansa Gelintülü Şelalesi. 
İsminin güzelliğine hayran...



Ayder beni hayal kırıklığına uğratıyor. Oteller, oteller, oteller,insanlar, insanlar, insanlar... Öyle bir istila edilmiş ki.


Deniz'in dayanıp mızıka çaldığı düzeneğin adı "vargel"miş. Karadeniz'de sık sık karşılaştık onlarla. Yükseklerdeki evlerine-evlerinden taşınacakları bu sistemle rahatlıkla ulaştırıyormuş oranın insanları.


Ayder'deki bir hediyelik eşya dükkanında da karşıma bunlar çıkıyor. Baklavasını bile yaptıklarını biliyordum da kolonyasını hiç duymamıştım. Kokusuna baktım, fena da değildi hani. En azından benim beklediğim gibi balık kokmuyordu :)

Bu gün de bu kadar. Bir sonraki sanırım serinin son yazısı olacak. 
Bu sefer çok ara vermemek ümidiyle :)


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails