31 Aralık 2011 Cumartesi

2012


Hayırlarla gelesin ...

28 Aralık 2011 Çarşamba

Uyku saatine bakışınız değişecek !


Yıllardan beri uyku saatini masalsız atlamayız biz. Annesi gibi Deniz'in de kitaplara müthiş bir ilgisi var. En büyük cezamızdır bizim işlediği suça karşılık o gün masal okumamak. Her gece 2 masal okuruz ve genelde her gece "bir tane daha oku,lütfeeen..." ısrarlarıyla noktalanır. Bu tabii bir anne için çok hoş bir duygu,çocuğunun kitapları sevmesi falan ama bazen fenalık da gelebiliyor. Yüksek sesle boğazın acayip hallere girene kadar oku, aynı kitabı dön dön defalarca oku ...

Ama bir kaç ay önce yaptığımız bir keşif uyku saatlerini benim için de iple çekilen saatler haline getirdi : PITIRCIK. Goscinny'nin yazdığı,Sempe'nin resimlediği Pıtırcık Serisi öyle eğlenceli,öyle tatlı ki şiddetle ve kesinlikle her anneye tavsiye ediyorum. Hatta siz de benim gibi geceye kadar sabredemediğinizden kitabı çocuğunuzdan gizlice alıp bir köşede okurken bulabilirsiniz kendinizi. Goscinny ismi tanıdık gelmiştir belki. Hani Red Kit'in ve Asteriks'in yazarı. Bu bile ne kadar kaliteli ve güzel bir kitapla karşılaşacağınızın garantisi zaten. Gerçi kitabın hitap ettiği yaş aralığı 8-11 olarak belirlenmiş ama 6,5 yaşındaki Deniz de, 34 yaşındaki annesi de kitaptan çok keyif aldıklarına göre o yaş aralığına hiç aldırmayın siz. Almayı düşünenlere serinin ilk kitabı Küçük Pıtırcık'tan başlamalarını öneririm. Kitaplar birbirini takip etmiyor ama ilk kitap karakterleri daha net tanıtıyor.


Okuma saatlerimizi zenginleştiren kitaplardan biri de çok sevdiğim Ebru'nun tavsiyesi olan Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık'ı. Hüzünlü bir sonu olsa da çok güzel,çok anlamlı,çocuğunuza yıllar içinde her okuyuşunda farklı zenginlikler katacak bir kitap. Teşekkürler Ebru'cum :)


16 Aralık 2011 Cuma

Vay be, ne çok kitap okumuşum !

Başlığı, vay be ne kadar uzun zamandır kitap yazısı yazmamışım olarak da değiştirebiliriz.
Hemen başlıyorum.


Tanios Kayası - Amin Maalouf - 5 üzerinden 4
Afrikalı Leo - Amin Maalouf - 5 üzerinden 4

Okul kütüphanesindeki Amin Maalouf külliyatını hatmetmeye devam. Üç kitap oldu şimdiye kadar ama hala favorim Yüzüncü Ad.


Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami - 5 üzerinden 4

Kalın kitapları ince kitaplardan daha çok severim nedense. Murakami ise sağolsun bu sevgimi doya doya yaşatacak kitaplar yazıyor. (Böyle sağolsun yazınca aklıma Hidayet Türkoğlu'nun bir maç sonrası "Sağolsun Allah da yardım etti,kazandık" dediği geldi.Deli ☺) Yazarın üçüncü kitabı oldu bu okuduğum. Üçünün en iyisi. Bence.


Narlı Ev - Oscar Wilde - 5 üzerinden 4

Ta 2004 'te almışım bu kitabı, İstanbul'dan. Kitaplığımın derinliklerinde unutup gitmişim. Dorian Gray'in Portresi hala favorim olsa da Narlı Ev'i de severek okudum. Gerçi içindeki bir çok hikayeyi Deniz'e okuduğum Mutlu Prens'ten biliyordum zaten. Kısaca Oscar Wilde seven bu kitabı da sever.


Kız Öpme Kuyruğu - Nazlı Eray - 5 üzerinden 3

Her zaman romanı öyküye tercih ettiğimden notu öznel bir bakışla kırmış olabilirim. Kitaptaki öykülerden ve mektuplardan bir kısmı gerçekten çok iyiydi. Tavsiyem daha önce hiç okumadıysanız Nazlı Eray'ı başka bir kitapla okumaya başlayın. Okuduysanız biliyorsunuz zaten, Nazlı Eray her zamanki çılgın Nazlı Eray.


 Kötü Bir Şaka - Italo Svevo - 5 üzerinden 2

Çok kötü diyemem ama okuyacak başka kitaplarınız varsa bu bekleyebilir, hem de uzun süre.


Video Tanıkları - Brigitte Aubert - 5 üzerinden 1

Yazarın önceki okuduğum kitabını ne kadar övdüysem bunu da o kadar yeriyorum. Aman ha!


Son Osmanlılar - Murat Bardakçı - 5 üzerinden 3

Murat Bardakçı'nın yüzünü merak eden yoktur herhalde☺ Ama yine de düzen bozulmasın diye koydum. Sürgüne gönderilen padişah çocuklarının, torunlarının kimi zaman ilginç, çoğunlukla da hüzünlü hikayelerini sıkıcı olmamayı başararak anlatabilmiş kendisi. İlgilenenlere ...



15 Aralık 2011 Perşembe

Hayal


Sabah çok erken uyandım, geri uyumaya çalıştımsa da nafile uyku tutmadı. Kalktım. Uzun zamandır bu kadar erken saatlerine tanık olmuyordum günün. Balkona çıktım. Serin, hatta nerdeyse buz gibi. Kuşbakışı baktığım şehrin üzerini sis kaplamış, şehir görünmez olmuş. Sadece karşıdaki yüksek dağın karlı tepeleri seçilebiliyor. Birden martı sesi duydum sanki, yoo hayır sanki değil gerçekten duydum. Uzaktan uzaktan gelen bir de deniz sesi var, hışır hışır... Gözlerimi kapadım .Denizi dinledim. Mutlu oldum. Bir kaç dakika, belki de bir kaç saniye, bilmiyorum. Ve ve ve bir anda farkettim ki, deniz sesi sandığım çalışan kombiden gelen uğultuymuş, kendine masalsı bir sis havası verense şehrin üzerine çökmüş kirli hava. Martı sesi mi? Tabii ki martı değil, Maraş'ta martı ne gezer, Allah bilir karga sesidir. Neyse artık iyice uyandığıma göre içeri girip akşamdan kalan bulaşıkların başına geçebilirim ☺

14 Aralık 2011 Çarşamba

Küs müsün, barış mı?


Dün sabah saat 10'da uyandı Deniz. Uyanır uyanmaz saati sordu, 10 deyince çok canı sıkıldı. Geç uyanmaktan nefret eder. Oyun zamanı azalıyor diye. Aslında uykudan nefret eder. Mecbur kalmadıkça uyumaz. "Uyurken hiç eğlenemiyorum ki...." Dolayısıyla yataktan somurtkan bir suratla kalktı. Haydi Bismillah. Bu kalkışla sabahın geri kalanının nasıl geçeceği hakkında eski tecrübelerime dayanarak bayağı fikir edinmiştim. En şefkatli, en tatlı sesimle sorduğum "Kahvaltıda ne istersin canım?" soruma homur homur tonlarında bir cevap aldım. Daha doğrusu cevap da alamadım. Deniz yemekten de nefret eder çünkü. Mecbur kalmadıkça yemez. Neyse bir krize sebebiyet verebilecek bu hassas kısmı atlayalım dedim kendi kendime. Ama çok da tahammüllü olacak zaman yok .Biraz sonra evden çıkmamız gerek çünkü. "Anneciğim o zaman kahvaltıya kadar kalan ödevini bitir istersen, sonra hiç zamanın olmayacak çünkü" dedim. Daha yüksek düzeyde bir homurtuyla karşılık buldu bu sözlerim de. "Anneciğim,o zaman üstünü giyin bari,üşüyeceksin".  "HOMUR HOMUR HOMUR!" İçimden la havle çekiyorum ama bir şeylerin de artık yapılması gerek, vakit sürekli ilerliyor. Bana şunu getir diyor, getiriyorum, şunu götür diyor götürüyorum. Ne derse çevresinde pervaneyim. Ama yüzü asla gülmüyor. Ağzımı açtığım an bir fırça yiyor oturuyorum. Sonunda dayanamadım, kendime hakim olup bağırıp çağırmamak için büyük bir efor sarfederek en serinkanlı ses tonumla "Madem her konuştuğumdan bu kadar rahatsız oluyorsun ben de artık seninle konuşmuyorum, senin hiç bir şeyinle ilgilenmiyorum. Her işini kendin hallet. Küstüm" dedim. Kahvaltıyı falan da es geçtim. Nasıl olsa okuldaki toplantı için erken çıkmamız gerektiğinden onu anneannesine bırakacaktım, orda yemek yerdi. Evden çıkmaya beş dakika kala "Ben 5 dakika sonra evden çıkacağım, bilgin olsun" dedim. "Ne  giyeceğim?" dedi. "Bilmiyorum, ilgilenmiyorum" dedim. Kendi kendine üstünü giymeye başladı. "Dergimi çantama koydun mu?" dedi. "Bilmiyorum,ilgilenmiyorum" dedim. Kendi kendine çantasını da hazırladı. Kapıdan çıkarken "Çantamı almayı unuttun" dedi. "Senin eşyalarınla ilgilenmiyorum" dedim. Mecburen yüklendi çantasını. Çantanın ağırlığı kendi kadar var. Altında eziliyor nerdeyse. Yine de aldırış etmedim. Çok canımı sıkmıştı. İnleye inleye taşıdı. Anneanneye vardık, onu görür görmez acılar içinde ağlamaya başladı. "Annem bana işkence ediyor,her şeyi bana taşıtıyoooor,parmaklarım koptuuuuu" Bıraktım çıktım o hala ağlarken. Tüm gün içim buruk, keyfim kaçık.

Akşam okuldan almaya gittim. Sınıftan çıkarken kapıda beni gördü. Uzandım çantasını almak için. Yüzüme ruh halimi anlamak istercesine bakıyor. Kendimi de aynı bakışla ona bakarken buldum. İkimizin de kafasında aynı soru. "Hala küs mü bana?" Sonunda dayanamadı, sordu. "Küs müsün bana?" "Çok üzüldüm bütün gün aramızda yaşananlar için, sana öyle davranmak istemezdim,ama sabahleyin beni gerçekten çok kırmıştın" dedim. "Ben de tüm gün çok üzüldüm" dedi. Okul koridorundaki o karmaşanın ortasında, dört bir yanımızda çocuklar koştururken birbirimize sımsıkı sarıldık, öpüştük, koklaştık, barıştık. Dün akşamdan beri sevgi kelebeğiyiz biz.

Fotoğraf *

12 Aralık 2011 Pazartesi

Sev beni, ben zaten çok seviyorum seni


Anneciğim, önümüzdeki yıllar için senin hakkında en çok ama en çok korktuğum, tabii saçının teline dahi bir zarar gelmesi dışında, beni şimdiki gibi sevmemen, bana artık sımsıcak sokulmaman, beni durup durup öpücüklere boğmaman. Hatta aksine ben sana yaklaşmaya çalıştıkça "aman anneee" havalarında benden uzaklaşman. Bunu biliyor musun? Ah sormama ne gerek var aslında? Tabii ki biliyorsun. Çünkü söyleyip duruyorum sana ikide bir. Bir gün bahsi açılmıştı da böyle yaptığımı bir arkadaşa anlatmıştım. Kız dehşetler içerisinde bakmıştı bana. Çocuğa niye böyle şeyler söylüyorsun diye. Belki de haklı, belki de söylememem gerek. Seni anlamsız bir baskı altına alıyorum belki. Ama ne yapayım, ben öyle çok bilinçli olayım, her şey bilmiş psikologların dediğine uygun olsun diyen bir anne değilim. Ne hissediyorsam o işte. Sevgi dolup taşıyorsa içimden deli deli sever, kızgınsam deli deli öfke krizlerine girebilirim. Memnun değilsin belki bu halimden, belki de yaşın büyüyüp biraz daha bilinçlenince eleştireceksin beni. Gerçi şimdiden hafif hafif eleştirmeye başladın ya,neyse. En iyisi dua edelim, senin bana sevgin aynı şiddette ve ömür boyu sürsün, ben de daha iyi bir anne olayım diye, hı ne dersin?

6 Aralık 2011 Salı

Kuyu günleri


Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde bir kuyu metaforu var hani.Tam da o derin kuyunun dibindeymişim gibi hissediyorum.Geceleri parlayan bir kaç yıldız ve gündüz bir kaç dakikalığına uğrayıp geçen güneş var sadece umut olarak.

*Fotoğraf kel alaka

26 Kasım 2011 Cumartesi

Şaşkın ördek

Not : Şaşkın nasıl olurmuş daha iyi anlamak için önce bir alttaki postu okuyun.

Az önce telefonuma boş boş bakarken birden üstündeki tarihi farkettim. 26/11 yazıyordu.26/11, 26/11, 26/11 mi? Ne demek şimdi bu? Kasım ayındayız biz yani. Hangi ayda evlendik peki biz? Aralık'ta. Yani daha bizim evlilik yıldönümüne bir ay var. Varmış yani. Şimdi farkettim. İşin garibi öyle evde oturup duran biri de değilim ki günden aydan bihaber olayım. Her gün sınıf defterine kendi ellerimle yazıyorum tarihi. İşin daha da garibi Bülent'in de aymaması. Çok güldüm kendime, çok. 3 gündür adamı boşa mı sıkıştırıp durdum ben şimdi?

25 Kasım 2011 Cuma

Evlilik yıldönümü planlarımız

Ö - Büleeent,bu pazara özel bir planımız olacak mı?
B - Hıı,maç izlemeyi düşünüyorum ben,başka bir planım yok.
Ö - Maç mı??? Bu pazar ayın kaçı olduğundan haberin var mı?
B - (Kısa bir düşünme anı) Haaa,evlilik yıldönümümüz değil mi?
Ö - Neyse,en azından düşününce çıkarabiliyorsun hala.
B - Hmm,bir lahmacun yaptıralım,evde yeriz,şöyle bol soğanlı,keh keh keh...
Ö - Yoo,bence çiğ köfte yapalım,annenleri de çağırırız hatta,tam kutlama olur.
B - İyi fikirmiş.Kuru fasulyeye ne dersin?
Ö - Espri anlayışına hayran olduğum ...

22 Kasım 2011 Salı

Çok mesudum

Dün,21 Kasım 2011 günü,ta 2009'un sonunda yazdığım bir dileğim sonunda gerçek oldu.Çok şükür.Dünden beri çok mesudum,hatta hatta çocuklar gibi şenim  ♪♪♪


19 Kasım 2011 Cumartesi

Kompleksliyim,asabiyim !


Sürekli bu blog dünyasını çok seviyorum diye yazıp duruyordum ya,vazgeçtim artık,hiç sevmiyorum ben blogu.Resmen beni kompleksli bir insan yaptı çıktı kendileri.Önceleri insanların bloglarında gösterdikleri birbirinden güzel,birbirinden cici işler,pırıl pırıl,harika fotoğraflar kendimi zaten beceriksiz hissettirirken şimdi bir de blog sayesinde keşfettiğim pinterest çıktı ki orası artık benim teslim bayrağını çektiğim nokta oldu.Her fotoğraf bu kadar mı güzel olur,her yapılan iş bu kadar mı enteresan,bu kadar mı etkileyici olur?Zaten dikiş bilmem,örgü bilmem,ahşap boyama falan hiç alakam yok.Haydi onlardan vazgeçtim,eskiden oğlumun,hoşuma giden onun bunun fotoğrafını çekerdim,artık onu bile istemiyorum.O kadar muhteşemlerini gördükten sonra aman diyorum fotoğraf mı diyorsun sen şimdi bu çektiklerine,uğraştığına değmez.Zaten makinen de kıytırık bir dijital makine.Onla çeksen ne olacak zaten?Ben ki,kocama karşı olan dışında,kıskançlık hissinden zerre nasiplenmemiş bir Ademkızıyken şimdi hasetinden,kıskançlığından çatlayan birine dönüştüm.İşte hasılı kelam,sevmiyorum bu süper becerikli,yetenekli, insanlarla dolu sanal dünyayı.Acayip ikinci sınıf hissetmeye başladım yahu!

Fotoğraf *

18 Kasım 2011 Cuma

Kendimi kaybettim,hükümsüzdür !


Evdi,okuldu,işti,çocuktu,koşturmaktan şu garip gibi tepetaklak haldeyim desem kaç kişiye tanıdık gelir bu durum acaba?

13 Kasım 2011 Pazar

Baş rol


Tatil diye bir film var,bilirsiniz,Kate Winslet,Cameron Diaz falan oynuyor.Filmi bilmemek mümkün değil çünkü zırt pırt televizyonda gösteriliyor.Hiç televizyon izlemeyen ben bile televizyonun olduğu odadan geçerken sayısız kez karşılaştığıma göre bu filmle,kanalların elinde kalan yegane film bu olmalı diye üzülmeye başlayacağım nerdeyse.Neyse,kanalların haline ah vah etmek için yazmıyorum bu yazıyı,geçelim.

Geçenlerde bir gün oturma odasına kucağımda bir sepet katlanmayı sabırla bekleyen çamaşırla girdim.Baktım,halihazırda açık olan kanalda yine bu film,tüm güzelliği bacaklarına toplanıp geri yerine hiç bir şey kalmamış olan Cameron Diaz şımarık şımarık konuşuyor.Filme gıcığım ama kumanda da uzakta,hiç kalkıp alasım gelmedi.Mecburen bir yandan çamaşır katlayıp bir yandan izlemeye başladım.Zaten böyle her karşılaştığımda 5 dakikasına,10 dakikasına baka baka filmi baştan sona izledim sayılır.

Sadede geleyim.Yaşlı bir adamla - adam senarist sanırım- sohbet eden Kate Winslet'e adam şuna benzer bir şeyler diyordu : "O kadar güzelsin ki,baş rolde oynamalısın ama gördüğüm kadarıyla sen kendini ancak yardımcı rollere layık görüyorsun." Adamın bu sözüyle salak bir herif için duyduğu aşk acısından serseme dönmüş Kate Winslet'in aklı başına geliyor ve şu hayat dersini çıkarıyordu : "Evet,herkes,kendi hayatının baş rolünü oynamalı." Çok mu sıradan?Ama duyduğumdan beri sık sık bu cümleyi düşünüyorken yakalıyorum kendimi.Hayatımın baş rolünde miyim,yoksa yardımcı rollerle,ucundan kıyısından yaşaya yaşaya ömrümü tüketip gidiyor muyum? 

5 Kasım 2011 Cumartesi

Kuzu kuzu mee


Mutlu bayramlar... ♥

* Fotoğraf buradan

4 Kasım 2011 Cuma

Keyif


Günlerce bilgisayar başına oturamayıp,sonunda fırsat bulup oturduğunda tüm bloggerların döktürmüş olduğunu görmek ne keyifli bir şey.Hele,birisi yazsa da okusam diye bekleyip durduğun boş zamanların yanında.Oh,oku oku bitmez.

Bu arada yukardaki fotoğraf günlerdir beni mest ediyor.Sonunda masaüstüne de koydum da rahatladım :)



Keyfe bu şarkı da dahil.

* Fotoğraf buradan


1 Kasım 2011 Salı

Yaz Özlem yaz,unutmadan yaz,hepsini yaz


Geçenlerde "Anne biz eskiden de beraber oynar mıydık?" diye sordu."Tabii,hem de saatlerce" dedim."Peki,mesela ben 3 yaşındayken hangi oyunları oynardık?" dedi ve dondum kaldım.Hatırlamıyordum çünkü.Tamam çok oyun oynardık hem de çoooook ama şimdi neler oynadığımız hakkında hiç bir fikrim yoktu işte.Zaten berbat bir hafızaya sahip olduğumu biliyordum ama bu kadar içler acısı olabileceğini de tahmin etmiyordum.Bir kaç gündür bekliyorum aklıma gelir mi acaba diye,çünkü bazen öyle olur da bana.Ama,ı-ıh,yok,gelmiyor hiç bir şey.Hiç unutmam sandığım şeyler uçup gitmiş bile.Kaydettiklerim müstesna.Bunu anladığımda neden her şeyi ama her şeyi yazmıyorum ki diye hayıflanmaya başladım bu sefer.Ne çok şey geçip gidiyor ve ben,onu bunu bahane ederek yazmıyorum.Hatta sırf canım istemiyor diye ne zamandır fotoğraf makinesini bile elime almıyorum.Halbuki her an ne kıymetli,ne geri dönülmez.Özellikle de okumayı sökmeye,dili dışarda yazmaya çalıştığı,Ela ile Lale'nin el ele,Talat'a nane ile et tattırmaya uğraştığı şu günler*...

* Çocuğu birinci sınıfta olanlar beni çok iyi anlayacaklardır eminim :)

30 Ekim 2011 Pazar

Siz fularınızı nasıl bağlıyorsunuz?



Bu videoyu malla'da gördüm ve bayıldım.Her zaman lazım olur,elimin altında bulunsun diye buraya da koymak istedim.Beğenenler parmak kaldırsın :)

22 Ekim 2011 Cumartesi

Yine yeniden ilişkiler,evlilik,aşk,sevgi vs. üstüne

Bugün yanıma yoldaş olur diye beklediklerim,Deniz dahi,beni ekince yalnız başıma çarşı pazar dolaştım.Bir süre sonra yorgunluk ve açlık baş gösterdi ve uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım,tek başıma oturdum yemek yedim bir yerde.Yanında kimse olmayınca haliyle insan çevre masalarla ilgilenmeye başlıyor.Genelde hep evli olmadıkları belli çiftler vardı ortamda.Güya sevgililerdi.Kimi kulak misafiri olacak kadar yakınımdaydı,kimilerinin konuştuklarını da beden dillerinden tahmin edebiliyordum.Uzun zamandır yakınımda birbirine gerçekten aşık bir çift görmemiştim zaten ve bugün orda,diğer masalarda oturan sevgilileri izleye izleye gerçek aşk diye bir şeyin ancak masallarda,kitaplarda kaldığına kesin olarak karar verdim.Sanki herkesin bir sevgilisi olmalıymış ve herkes bulabildiği kim varsa tutmuş elinden sevgilisi yapmış gibiydi.Yapmacık tavırlar,çekici görünmek adına olmadıkları hallere bürünmeler,"seni seviyorum"un anlamının "beni sev"e dönüşmesi,her çiftte tamamen aynılaşmış sevgi gösterme yöntemleri ...

Aslında bu düşüncelerimin tamamen doğru olmadığını biliyorum tabii ki,muhakkak var gerçek aşkı yaşayanlar.Ama dedim ya,uzun zamandır hiç rastlamadığımdan yok olmuş gibi geliyor bana artık.Bir de,bence,insan evlendikten sonra daha anlamlı bir ilişkiye kavuşuyor.Paylaştıkların çoğaldıkça,mutlu edenler,üzenler ortak paydası genişledikçe ilişki gerçek bir ilişkiye dönüşüyor.Gerçi o zaman da yaşananların adı aşk değil sevgi oluyor.Tabii mutlu,huzurlu evlilikler için geçerli bir durum bu.Mutsuz bir evlilikse,insanın yaşama sevincini söndürecek kadar zor bir imtihan.Dün okuduğum kitapta tam da bu konuyla ilgili çok güzel iki duayla karşılaştım :

"Rabbimiz,bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takva sahiplerine önder eyle." FURKAN/74


"Rabbim bizim için eşlerimizi ve çocuklarımızı cennet ve cemalullah yoldaşı kıl.Rabbim bizi iki cihanda eş,dost,akraba ve evlatlarımızdan yana güldür."


Amin.

21 Ekim 2011 Cuma

LÂL

Çarşamba'dan beri içim buruk,içim acı,içim yaralı.Kafamda binbir cümle...Söyleyemiyorum.Bir araya getirip,geride hiç bir şey kalmamacasına toparlayıp anlatamıyorum bir türlü.Nasıl söylersem söyleyeyim eksik,anlamsız kalacak gibi.Can gerek ki dayana...Ama belki ben değil de,terör karşıtı,PKK muhalifi Kürtler artık konuşmaya başlasa,işte o zaman tamam olur her şey.

20 Ekim 2011 Perşembe

Bir soru


İnsanın, mevsimin değiştiğini gün be gün farkeder olması hassasiyetinin arttığına mı, yaşlanmaya başladığına mı işaret?

18 Ekim 2011 Salı

Beni seviyor !!!

Bir kaç gün önce,okul çıkışı Deniz kuzenini de getirmişti eve.Kapıdan girer girmez büyük bir heyecanla bilgisayarın başına kurulup oyuna başladılar.Kendilerinden geçercesine,kahkahalarla oynuyorlar.Deniz için oyun zaten hayatın gayesidir,böyle kafa dengi arkadaşla oynarken de iyice mest olur.Oyun mutluluğunun sarhoşluğuyla,dünyayı gözü görmez,söyleneni bile duymaz o anlarda.

Ben de okuldan gelmişim,hasta gibiyim zaten,burnum fırk fırk,kolumu kımıldatacak dermanım yok.Hazır Deniz'in de bana ihtiyacı yokken biraz dinleneyim diye yatağa kıvrılıverdim.Battaniyeyi de kafama kadar çektim.Bir yandan titreyen kemiklerimi ısıtmaya çalışıyorum,bir yandan da fırklamaya devam ediyorum.

Az sonra baktım,Deniz bilgisayardan kalkmış,yanıma gelmiş.Şefkatle battaniyeyi açtı,endişe ve merhamet dolu bir sesle sordu : "Anneciğim,ne oldu sana,yoksa ağlıyor musun?" 

Var ya,bir cümleyle insan eriyebilir miymiş?Ben eridim gittim.O kadar coşkuyla oynadığı oyunun arasında burun çekişlerimi duyması,oyunu bırakıp -ki Deniz'in oyunu bırakması görülmüş şey değil daha önce- yanıma gelmesi,sesindeki tını,gözlerindeki ihtimam...Anında iyileştim biliyor musunuz?

16 Ekim 2011 Pazar

Son okuma notları

En son kitap postunun üstünden iki aya yakın zaman geçmiş.Neler okuduğumu unutmadan önce bu arkadaşlara puanlarını versem iyi olacak.


Ruhlar Evi - Isabel Allende - 5 üzerinden 4

Son dönemlerde adını çok sık duymaya başladığım bu yazarla ben de tanışayım istedim.Tanıştığıma da çok memnun oldum.Bir Yüzyıllık Yalnızlıksever olarak onun verdiği tadı fazlasıyla verdiğini söyleyebilirim Ruhlar Evi'nin.Özellikle son yüz sayfada bir darbenin bir ülkeyi ne hale soktuğunun anlatıldığı bölüm çok düşündürücü,çok etkileyiciydi.


Doktor March'ın Dört Oğlu - Brigitte Aubert - 5 üzerinden 5

Bu listedeki favori kitabım bu.Polisiye-gerilim sınıfına giriyor kitap ama son dönemlerde moda olan Da Vinci Şifresi tarzı polisiyeler gibi değil.Çok farklı,çok orjinal bir üslupla yazılmış.Gerçekten sürpriz finaliyle de bu yazarın bütün kitaplarını almalıyım hırsını yaşamamak mümkün değil gibi.Ne yazık ki Türkçe'ye çevrilmiş bir kitabı daha varmış sadece,sipariş verdim,dört gözle bekliyorum.


Yüzüncü Ad - Amin Maalouf - 5 üzerinden 5

Yıllaaar önce Amin Maalouf'un bir kitabını okumuştum.Hangi kitabı olduğunu hatırlamıyorum,Afrikalı Leo muydu acaba?Ne sebeple bilmiyorum,hoşlanmamıştım o kitaptan.Bütün kitapları doğu havası veren isimler taşıdığından mı,kapak resimleri birbirine çok benzediğinden mi sanki bu adamcağızın bütün kitapları aynı ve hiç birinden hoşlanmayacağım gibi bir his oluşmuştu bende.Yine ne sebeple bilmiyorum,okulun kütüphanesinde okunabilecek başka kitap kalmadığından belki,Yüzüncü Ad'ı okudum.Ve artık bir Amin Maalouf hayranıyım.Üstelik okulun kütüphanesinde bütün kitapları var.Çok mutluyum.


Cemile - Orhan Kemal - 5 üzerinden 3

Konusu beni çok cezbetmemekle birlikte Orhan Kemal'in ustalığına şapka çıkarttırdı bu kitap bana.Bir de derin derin mevzuları çarçabuk çözüvermiş,bitirmiş kitabı yazar.Bu senaryo şimdiki dizi yazarlarının eline geçse yıllarca yavuklusuna kavuşturmaz,süründürür ha süründürürlerdi Cemileciği.


Leyleklerin Uçuşu - Jean Christophe Grange - 5 üzerinden 3

Bu da hiç hoşlanmadığım bir yazar olduğu halde,kitapsız günlerimde,okul kütüphanesinde bulup,kötünün iyisi diyerek okuduğum bir kitap.Bu tarz kitaplar sırf çok satsın,heyecandan insanlar elinden bırakamasın,adrenalin hep zirvede olsun diye yazılmış gibi geliyor bana.Amacına ulaşıyor mu peki?Evet.Ne olacak acaba diye yemek  karıştırırken bile okuyordum kitabı.Ama bu yine de ona verdiğim kıymeti artırmıyor.Ha bir de kitabı okurken "haykırmak" kelimesinden artık tiksinmeye başlıyorsunuz,söyleyeyim.


Gülünün Solduğu Akşam - Erdal Öz - 5 üzerinden 3

Kitap,Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının tutukluluk dönemlerinde yazara anlattıkları hatıralardan oluşuyor.Kitaba düşük not vermemin sebebi daha bilgi içerikli olmasını beklediğimdendi sanırım.Çok subjektif,çok bölük pörçük geldi bana...


11 Ekim 2011 Salı

Hayat mektebi


Deniz'in bir aylık okul hayatının can sıkanlar bilançosu :

Can çekişen bir kuşun kuyruğunu kopardığı yetmezmiş gibi bir de kuşu yere fırlatan bir kız çocuğu.

Üst sınıflardan,sırf komiklik yapmak için Deniz'e arkadan gizlice yaklaşıp,pantolonunu aşağı çeken bir erkek çocuğu.

Bu teneffüs kimi dövsek acaba,diye ortalıkta terör estiren,bazı günler de hedef olarak Deniz'i seçen,ufaklıklardan oluşan bir haydut çetesi.


Ne desem ki?Deniz bunları gördükçe bazen üzgün,bazen, şaşkın,bazen utançla geliyor eve.Benimse içim acıyor.Ben onu gözümden sakınırken...Gerçek dünyanın acımasız,çirkin,incitici yönüyle nasıl olsa bir gün karşılaşacağını biliyordum ama bu kadar çabuk beklemiyordum sanki.

Bir de anlamıyorum küçücük çocuklar ne zaman ve nasıl öğreniyorlar bunca kötülüğü...

10 Ekim 2011 Pazartesi

Böyle bakınca . . .



O anda halimiz ne olursa olsun,çok büyük acılar yaşasak bile,Allah'ın bizden her gün,her namazda Fatiha okurken "elhamdülillah" dememizi beklemesi düşündürücü ve uyarıcı,değil mi?

7 Ekim 2011 Cuma

Son yumurta


Hayat Bilgisi kitabındaki "kendinizi tanıtın" sorusuna verdiği cevap :

Kahverengi gözlüyüm,sarışınım,herkes beni pek beğenir.

4 Ekim 2011 Salı

Psikopat mıyım neyim?

"Sevgi kelebeği anne" modunda yazılar yazıyorum ya ben,hani böyle "nasıl da tatlıymış","aman da bebek gibi kokarmış" falan diye.Zannetmeyin ki her daim böyleyim.Bazen Deniz'e yaptıklarıma kendim bile inanamıyorum.

Mesela 1 ay kadar önce,sabah erken saatler,Bülent işe gitmiş,ben hala yatakta uyanmakla uyanmamak arasında kararsız dönüp duruyorum.Bu arada Deniz uyandı ve daha gözlerini açar açmaz bizim yatağa,yanıma zıpladı.Mutat olduğu üzre sabah keyfi yapmak için.Birden aklıma dahiyane bir fikir geldi ve Deniz'e şaka yapmaya karar verdim.O bana sarılıp "Günaydıııın!" diyerek cilvelenirken,"Aaa,sen kimsin,tanımıyorum ben seni." dedim."Ya anne,saka mı yapıyosun,ben Deniz'im,senin oğlun." dedi,"Yoo,benim oğlum falan yok ki,sen komşunun çocuğu musun,evini mi karıştırdın?" diye devam ettim.Benim gayet ciddi suratımı görünce Deniz'in yüzü gölgelenmeye başladı.İşte tamam,yaptın şakanı,tadında bıraksana.Yok,derdim neyse ısrarla annesi olduğumu inkar ettim,epey bir süre.Sonunda Deniz haykıra haykıra ağlamaya başladı,"N'oldu sanaaa,deliydin mi yoksaaaa?" diye.

Daha bu olayın üzerinden bir kaç hafta geçmişti.Bir akşam hazır Bülent de evde yokken,ta ne zamandır çekmecenin dibinde duran maskelerimden birini süreyim yüzüme dedim,tarihi geçmeden.Maskeyi sürdüm,yüzüm kapkara,ortalıkta dolanıp duruyorum.Gözünü kırpmadan çizgi film izleyen Deniz,nihayet beni farketti."Anne,n'oldu senin yüzüne?" diye dehşet içerisinde sordu.Şaka kapasitem ne kadar sınırlı ki,ben yine aynı yöntemle "Ne olmuş ki oğlum,bir şey yok." dedim."Anne suyatın kapkağa olmuş,gel bak aynaya." diye beni zorla aynanın karşısına götürdü.Aynaya baktım,"E,işte bir şey yok,her zamanki gibi." dedim."Ya,anne göğmüyor musuuun,kapkağa olmuşsuuuun." diye beni ikna etmeye çalışırken sesi yine bu kadına bir haller oldu endişesiyle çıkmaya başladı.Mantıklı bir anne ne yapar?Bu iğrenç şakayı burda sonlandırır.Ama ben yapmadım tabii.Ne zamana kadar?Çocuk,"Anneeeeee,benim gözleyim mi bozulduuuu?" diye acılara garkoluncaya kadar.

Şimdi,senden burda özür diliyorum annecim.İlerde bir gün,büyüyünce,psikoloğa falan gider,bazı şeylerin nedenini çocukluğuna inip aramaya kalkarsanız boşa çok yorulmayın.Ben şimdiden söyleyeyim,tüm neden benim.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Koku


Dışardaki yağmur kokusu.Bu kadar güzel başka bir şey olabilir mi?

Bir de 6,5 yaşındaki çocuğunun boynunun en kuytu köşesine saklanıp kalmış bebek kokusu var değil mi?

En çok hanımelinin kokusunu severim çiçeklerden.

Bir de kahvenin.

Koku deyince Süskind'in enfes Koku'su geldi aklıma şimdi.Okumamın üzerinden 15 yıl geçti belki.Unutulmazlar arasında yani.

Yazmayı düşündüğüm bir yığın konuyu vakitsizlikten yazamasam da şu ani hislerimi bir not düşüp kaçayım istedim.

27 Eylül 2011 Salı

Hrrrrrr !


BUGÜN,
müdür yardımcılığı sınavını kazanmış diye kendini bir halt sanan,halbuki bence insanlığı beş para etmez olan,her teneffüs düzenli nöbet tutan öğretmenini bir an koridorda göremedi diye hiç tutmamış imalarında bulunan,suçlamalarına cevap vermeye teşebbüs edildiğinde bağırıp çağıran,bağırarak otorite kuracağını sanan,karşısındakinin bir cümlesini bile başından sonuna kadar dinlemeyip sürekli vır vır vır konuşan,biraz sonra abarttığını anlayıp durumu kurtarmak için işi yaltaklanmaya vuran,adı idareci olup,idareciliğin i'sinden bihaber olan,kompleksli,meymenetsiz gerizekalılardan,özellikle de bunların birinden 
HİÇ HOŞLANMIYORUM.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Sevgiyle olmazsa olmaz ama !



Başladı,başlayacak derken okulda iki haftayı devirdi bile Deniz.Anaokulunda geçirdiği iki yıl boyunca her gün yaptığı "gitmek istemiyorum" mızmızlıklarını 1. sınıfta bir kez bile yapmadı çok şükür.Çok mutlu gidiyor,çok mutlu dönüyor.Ama okulun ne olduğu,ders dinlemenin,ödevin anlamı konusunda henüz  net bir fikri yok.Şu ana kadar okulu yeni arkadaşlar edinme platformu olarak görüyor gibi.Sınıfta da, aynı düşünceyle öğretmeni dinlemek,dediklerini yapmaktansa sosyal ilişkilerini geliştirmek için çabaladığını hissediyorum anlattıklarından.Daha doğrusu böyleydi,ta ki,Perşembe günü öğretmen kendisini bu konularda uyarana kadar.Perşembe akşamı geldi,büyük bir azimle ve özenle ödevlerini bitirdi.Cuma günü de,anlattığına göre,derste arkadaşlarıyla konuşmamış,hep öğretmenini dinlemiş ve verdiği çalışmaların hepsini sınıfta bitirmiş.Öğretmen de gelmiş,saçını okşamış,bak istersen ne güzel yapıyorsun demiş ve defterine de kocaman bir aferin yazmış.Bizimki akşam büyük bir gururla geldi.Dönüp dönüp anlattı öğretmeninin taltiflerini.Sonunda da en bilge haliyle şöyle dedi :

"Anne,yaparken çok yoruluyorsun,çok yoruluyorsun,ama öğretmen gelip de sana sevgiyle aferin dediğinde tüm yorgunlukların uçup gidiyor,değil mi?"

24 Eylül 2011 Cumartesi

Alem kız !


Bugün yolda bir kızın telefon konuşmasının bir kısmına kulak misafiri oldum.Şöyleydi :
"Onu aradım,mejaz da gönderdim,ama geri dönmedi."
Mejaz dedi ya,açık seçik mejaz dedi.Çok güldüm :)))

23 Eylül 2011 Cuma

Gecikmiş yaz yazısı


Bu günlüğü ben Deniz için tutuyordum değil mi?Halbuki ne zamandır oğluşumun izi yok bu sayfalarda,ancak kendimle alakalı yazılar yazıp duruyorum.Meğer ne hevesliymişim böyle bir oyuncağım olmasına da,Deniz'in bahanesiyle sahip olmuşum.Ama bu gün bu blog aslına rücu edecek.Ne zamandır aklımda "Deniz için bu yaz" temalı bir yazı yazmak var.Yaz geçti gitti,hava sonbahar kokmaya başladı,yaz anıları nerdeyse tarihe karışacak,bir sürü okul macerası birikti,ben hala yaz tatilini yazacağım.Daha fazla gecikmeden,kar falan bastırmadan yazayım artık değil mi?

Bu yaz yüzmeyi öğrendi Deniz.Kendi kendine öğrendi,teknik falan bilmiyor tabii ama suyun üzerinde durabildikçe,her gün daha uzun mesafelere gidebildikçe,işin içine sürekli yeni numaralar yapmayı da katınca bu işten acayip mutlu oldu,ki bence önemli olan da bu.



Bu yaz peçiç demekti Deniz için.Peçiçi bilir misiniz?Ta anneannemin çocukluğundan beri oynanan bir oyun,belki de daha eski, bilmiyorum.Anneannemin,annemlerin kendi elleriyle diktiği peçiç bezi,eskiden ahşap iplik makaralarından yapılmış piyonlar ve deve boncuğu denen boncuklarla bizim ailede önceki kaç nesilin yaşadığı keyfi bu yaz da Deniz yaşadı.Gittiğimiz her yere peçiçi de çantamıza koyduk,götürdük.Ömel'e öğretti,kuzenine öğretti,büyüklerin de hepsi biliyor zaten.Yani her gün istisnasız peçiç partileri düzenlendi bu yaz bizde.Peçiç yılı bile ilan edebiliriz bu yılı!

Yaz başında biz Bülent'le başbaşa tatile gidip,Deniz'i anneanneye bırakınca ve onlar da çocuk mahsun olmasın diyerek 9 gün boyunca sürekli Deniz'le oyun oynayınca,Deniz bu işe alıştıııı.Biz geldikten sonra da sürekli benle oyun oynayın taleplerinde bulunmaya başladı.Bir oyna,iki oyna,yok kesmiyor.Her an,her dakika oyun oynayacaksın.Tabii böyle bir şey mümkün olmayınca,o da kendince başka bir yöntem geliştirdi.Ya anneannesi gile gidip orda tüm gün Ömel'le(komşunun oğlu) oynayacak,ya da halası gile gidip kuzenleriyle.Yaz boyu Deniz'i doğru düzgün görmedim desem yeridir,bazen ciddi ciddi özlüyordum kendi oğlumu.Ama Deniz'in çok mutlu olduğunu biliyordum.Onun için hayattaki en önemli şey oyun ve arkadaş çünkü.


Ta bir buçuk yıl önce bebekliğinin son kelimeleri diye bir yazı yazmışım.Son olur sanmışım herhalde o yanlış telaffuzlar.Halbuki hala söylediği bazı kelimeler bizi güldürüyor.Tek fark artık kelimelerin biraz daha komplike olmaları.

Mesela sık sık şu cümleyi duyuyorum,"Anne Suzan'a gitmeme izin veğiğsen ömğümün sonuna kadağ sana minnektağ kalığım".(Bu arada Suzan anneannesi,böyle isimle hitap eder benim oğlum)

Aramızda sık yaşanan bir diyalog da şu, "Anne,isteğsem Suzan'a gidebiliğ miyim?","Gidebilirsin.","İzin veğiğleğse Ömel'i bize getiğebiliğ misin?","Annesi izin verirse olur","Oley,o zaman heğ halbükarda bugün Ömel'le oynayabileceğim"

Bazen çizgi film izlerken ısrarla bir şeyler anlattırmaya çalıştığımda aldığım cevap,"Anne,kontastğe oldum göğmüyoğ musun,beni ğahatsız etme şimdi"

Arada önümde ip sallayarak falan beni "hiptonize" etmeye çalışıyor.Kediyim sanki ben,iple hipnotize olacağım :)

En son  : "Anne,peçiçte yenmek için müthiş biğ stğateji buldum." Strateji kelimesini ne zaman öğrenmiş diye ben şaşkınlık ve hayranlıkla yüzüne bakarken "Biliyoğum,şimdi hemen Suzan'ı ağayacaksın, stğateji dedi,hımımı hımımı diye anlatacaksın di mi?"

17 Eylül 2011 Cumartesi

Gece hali


Mümkün olsaydı, geçmişe dönüp, hayatıma üniversite sınavına girdiğim seneden başlamak isterdim.
Kendi kararlarımı vermeye başladığım zamandan.
Öyle çok yanlış karar aldım ki...


Bu da gecenin müziği olsun.

16 Eylül 2011 Cuma

Kıymetlilerimisss

Umut, küçük kardeşim, bebekliğinde huysuzlukta bir taneydi. Aramızda 12 yaş fark olduğu için çok iyi hatırlıyorum, gece gündüz uyumaz, sürekli ağlar dururdu. Anneciğim, gece sabaha kadar uykusuz, Umut'u avutmaya çalışır, sabah olunca da erkenden işe giderdi. Tabir-i caizse tam bir hortlağa dönmüştü o günlerde. Anneme yardımcı olmak için babaannem gil de bizde kalmaya başlamıştı. Küçücük bir lojmanda bir sürü insan ve sürekli ağlayan bir bebekle ben de ergenlik dönemimi geçirmeye çalışıyordum. Hayatımda ilk kez o sene bütünlemeye kalmıştım. Hem de matematikten. Şimdi anlatınca benim öğrenciler bunu bir umut hikayesi gibi dinliyorlar. Zamanında matematikten bütünlemeye kalmış bir matematik öğretmeni! "Bizim için de çok geç değil demek ki.

Neyse konuyu dağıtmayayım,o günlerde Umut'u uyutmak için her yolu denerdi bizimkiler. Evin salonunun ortasına duvardan duvara salıncak kurmak da dahil bu yöntemlere. Bazen salıncağı istemez, bezin arasında sallanmak isterdi ki, isterdi deyince sallanmaya başlar başlamaz uyuduğu sanılmasın. Saatlerce, bezin iki ucunda hangi kader mahkumları varsa, onlar kollarını hissetmez oluncaya kadar sallanır da sonunda belki kısa bir uykuya dalma lütfunda bulunurdu. İşte o uzun sallama seanslarında annem, artık ninnileri tüketip,şarkı repertuvarını da bitirince "Pijamalı oğlan çok yaşa" güfteli kendi uydurmasyonu olan şarkıya geçerdi.

İşte o "pijamalı oğlan" büyüdü, 22 oldu. İki gün önce doğum gününü kutladık. Gerçi artık kendisine pijamalı değil, sakallı oğlan dense daha uygun olur. Yarın da Ankara'ya dönüyor bizim sakallı oğlan, okula. Bir aydır yanımızdaydı, ne çabuk alışmışız. Çok üzülüyorum gidecek diye. Yıllardır çocuklarını gurbete gönderdiği halde hala alışamayıp, her ayrılıkta kova kova gözyaşı döken anneme kızan ben değil miydim? O halde neydi geçen sabah, namaz vakti, Umut gidecek diye içli içli, sessiz sessiz ağlamalarım? Yaşlanıyor muyum ne?



Tabii hep küçükten bahsetmek olmaz. Bu versiyonun bir de büyük numarası var, Onur. Canımın bir parçası da o. 10 gün önce nişanlandılar Tuğba'yla,ancak yazabiliyorum. Bir ömür böyle sevgiyle bakarlar umarım birbirlerine...



14 Eylül 2011 Çarşamba

Blog demek ;


  • Gerçek dünyadan sıkılanlar için alternatif bir dünya demek.
  • Hiç tanımadığın,sesini duymadığın,belki yüzünü bile bilmediğin insanlara,özel,gereksiz,aklından her geçen ıvır zıvırı anlatabileceğin bir yazı tahtası demek.
  • O hiç tanımadığın insanlarla bir bakmışsın dost oluvermişsin demek.
  • O hiç tanımadığın insanların derdiyle dertlenmek,neşesiyle farkına varmadan senin de neşelenivermen demek.
  • Şimdi ne yalan söylemeli çocuğuna,sevdiğine,evine ayıracağın zamandan biraz biraz çalmak demek.
  • Kimileri için hiç bir yerde olamadığı kadar doğal olmak demek.
  • Kimileri içinse hiç bir yerde olamadığı kadar mükemmel görünmek demek.
  • Aklına her estiğinde belin ağrımadan,koltuğu taşıması için kocaya yalvarmadan dekorasyonunu değiştirebileceğin bir eve sahip olmak demek.
  • Biraz da röntgencilik demek.
  • Bilgisayarın başına oturma sebebi demek. (En azından benim için)
  • Çaktırmadan bağımlı olmak demek.
  • Yorum kelimesinin,"heyecan ve ümitle beklenen,geldiğinde sevinç veren" şeklinde yeniden tanımlanması demek.
  • Sevgi'ye göre çok güzel resimli bir anı defteri...
  • hypo'ya göre psikolog demek.

    Listeye eklemek istedikleriniz varsa yazın,isminizle yayınlayayım :)



    13 Eylül 2011 Salı

    Son yemek



    Geçen yıl işimi bugüne kadar hiç sevmediğim kadar çok sevdim ben.Bunun sebebi,birdenbire kapasitesi zirvede öğrencilerin bizim okula kayıt yaptırmış olmaları veya maaşıma %500 zam yapılmış olması falan değildi tabii ki.Geçen sene okula heyecanla,mutlulukla,koşa koşa gidiyor olmamın sebebi okuldaki canım arkadaşlarımdı.Kafadar derler ya,tam öyleydik biz.Bir bakıştan,bir mimikten diğerinin ne hissettiğini anlayabilen,aynı frekansta yaşayan,birlikte bir şeyler yapmaktan müthiş keyif alan bir kaç kişilik bir gruptuk.Bugün son kez hep beraber dışarı çıktık,yemek yedik,çok güldük,bir türlü lafı bitiremedik.

    Son kez,çünkü,arkadaşlardan birinin başka bir ile tayini çıktı,biri doğum iznine ayrıldı,biri ters devreye geçti.Benim devrede kala kala bir kaç yaşlı kadın öğretmen kaldı.Üstüne üstlük okula yeni gelen matematik zümresindekilerden biri,bana sürekli espri olsun diye "gııı" ve "bacım" şeklinde hitap eden bir  kadın öğretmen,diğeri de kadınlarla mecbur kalırsa en fazla bir kaç kelimelik cümleler kuran bir erkek öğretmen.Hmmpffff...

    Git gel biter mi bu öğretim yılı acaba?

    Haşiye : Fotoğrafta,da Vinci'nin,Louvre Müzesi'nde bulunan ünlü Son Akşam Yemeği tablosu önünde kocamı görüyorsunuz.Yazıyla alakası yok.Başlıkla alakası var :)

    12 Eylül 2011 Pazartesi

    Bir, Mutluluk, Gurur


    İşte gelmiş geçmiş birinci sınıf öğrencilerinin en yakışıklısı, en ballısı, en bitanesi. 
    Yani bence :)


    29 Ağustos 2011 Pazartesi

    Ramazan mı,Şeker mi?

    Ramazan'ı içerdiği yoğun dini anlamdan çıkarıp iftar sofralarındaki çeşit çeşit yemeklerin heyecanından,iftar sonrası eğlencelerin coşkusundan falan ibaret görenlerden,Ramazan bayramını da yine manevi kisvesinden sıyırıp şeker bayramı haline indirgeyenlerden olmadım hiç bir zaman.Hatta bu tarz yaklaşımlara şiddetle karşı oldum.Ramazan Allah'a yaklaşmak için vesile edilmeli,şimdilerde özellikle televizyonlarda yapıldığı gibi folklorik bir öğeye dönüşmemeli diye düşünürüm.Evet kabul,bu konuda muhafazakarım.Daha doğrusu muhafazakardım.Ta ki Deniz'le aramızda şu diyalog yaşanan kadar:

    - Bayram geliyor Denizciğim,ne güzel değil mi?
    - Ne bayramı?
    - Ramazan bayramı.Hani bir ay boyunca oruç tuttuk ya,şimdi artık Ramazan bitiyor.Biz de Allah bize bu güzel günleri yaşattığı için mutlu oluyoruz,bayram kutluyoruz.
    - Paskalya bayramı ne zaman anne?
    - Biz Paskalya bayramı kutlamıyoruz annecim.
    - Noel ne zaman öyleyse? (Ah bu televizyon,istediğin,istemediğin her şeyi öğretiyor çocuklara)
    - Bizim Noelimiz de yok annecim.
    - Keşke olsaydı di mi anne?Çok güzel oluyor bence onlar.Bir sürü hediye alıyor herkes birbirine,bir sürü eğlenceli şeyler yapıyorlar.

    Ne diyebilirdim ki bu cümlelerden sonra?Doğru söylüyordu.Bambaşka bir kültüre,bambaşka bir dine sahip olsak da o bayramlar,kendi bayramlarımızdan daha çekici,daha neşeli geliyordu.Sadece çocuklar mı,ben bile yukarda yazdığım tüm tutucu görüşlerime rağmen filmlerden gördüğüm kadarıyla elalemin Noel,Paskalya kutlamasını gayet cezbedici buluyordum.Hatırladığım kadarıyla zamanında Hilal çocuklara Ramazan coşkusunu hissettirmek için Ramazan'ın her günü onlara birer hediye verilebileceğini yazmıştı.Güzel fikir ama bu şimdiki zamanın daha istemeden her şeye sahip olan çocuklarını ne derece neşelendirir,emin değilim.Deniz'e bayramlık almak için çarşıya gittiğimizde bile suratından düşen bin parçaydı."Ben demedim mi çarşıya gitmeyi,mağazaları gezmeyi sevmiyorum diye,kıyafet falan istemiyorum ben" yaygaraları eşliğinde aldık bayramlıklarını.Anladım ki,senede iki kez ancak bayramlarda yeni kıyafet gören çocuklar içinmiş o sevinmeler,heyecanlanmalar.Her sezon kat kat yeni kıyafet dizilen çocuklar niye sevinsin ki dolaba bir şort,bir tişört daha girdi diye.Ayrıca,evde bireysel olarak yapılan şeyler kesinlikle tüm toplumun aynı anda hissettiği neşe ve coşkuyla bir olamaz.Noel'deki coşkunun sırrı,bir evin içinde anne babanın çocuğuna verdiği hediye değil,tüm akrabaların,tüm komşuların,tüm şehrin aynı şeyleri hissetmesi değil mi?

    Velhasıl,diyeceğim o ki,artık Ramazan sadece dini boyutuyla yaşansın,Ramazan ayında oruçtan çok iftar konuşulmasın,Ramazan bayramına şeker bayramı gibi uydurma isimler konmasın falan filan demeyeceğim.Ramazan'ın ve bayramların özel günler olduğu,bizim için olduğu,bizi bir araya getirdiği,neşe verdiği hangi şekilde daha iyi anlaşılacaksa o şekilde geçsin Ramazanlar,bayramlar.Büyükler için de küçükler için de...

    Haşiye : Yarın bayram ziyaretlerini hızlıca tamamlayıp denize doğru yola çıkıyoruz.Yeni yeni yüzmeye başlayan Deniz'i Temmuz'daki bir hafta kesmedi.Dönüşte de Pazar günü kardeşimin nişanı var.Cumartesi geldiğimizde fırsat bulursam uğrarım.Herkese dolu dolu geçen,güzel bayramlar diliyorum :)

    Dünün şükürleri

    Dün iftarda,yakın akrabalardan hatta aileden,benim yaşlarımda genç bir hanımefendinin (kim olduğunu yazmıyorum ki bir gün buraları okuyacak falan olursa hayııır,aslaa,o sen değildin diye kıvırabileyim) kuş kadar,abartmıyorum bir bebeğin bile doymayacağı porsiyonlarda yemek yediğine ve bunu hayatının alışkanlığı haline getirmesine rağmen bir gram kilo veremediğine,zarafetine,bakımına hiç yakışmayan göbeğinde en ufak bir incelme olmadığına şahit olduktan sonra her istediğinden,istediği saatte,istediği kadar yeyip yine de kilo almayan bir bünyeye sahip olduğum için öyle çok şükrettim ki...

    Dün çarşıda dolaşırken önümden giden çiftten dişi olanının "Ne olurdu istediğim kıyafeti alsaydın,sadece 19 lira fazla verecektin,ölür müydün yani verseydin,olsa cebimden çıkarıp ben sana vereceğim 19 lirayı ama yok,19 lira için değer miydi beni bu kadar üzmeye,ucuzunu istemiyorum,onu istiyorum,almayacak mısın,bak dükkan geride kalıyor.İyi almazsan alma,rahatladın mı şimdi..." şeklinde sürüp giden hatta zaman zaman bağırmaya varan söylenmelerini duyduktan sonra istediğim şeyleri alabilecek param olduğu için,o parayı kazandığım kendi işim olduğu için,param olsa da olmasa da almak istediklerime klasik erkek modunda "ne gerek var,çok pahalı" itirazları getirmeyen bir kocam olduğu için şükrettim.

    Akşam televizyonda tesadüfen takılıp kaldığım Söğüt Ağacı filminden sonra,insanlara müthiş bir hediye olarak sunulmuş görme duyusundan beni de mahrum bırakmadığı için Allah'a çooook şükrettim.


    19 Ağustos 2011 Cuma

    Sıfırcı hoca işbaşında

    Bu günlük tutma işi ne acayip.Yazdıkça yazasın geliyor,yazmadıkça da yazmayasın.Tıpkı benim son on gündür olduğum gibi.Bir kaç gün misafir ağırlamaydı,iftara gitmeydi falan derken bilgisayardan bir koptum,kopuş o kopuş.O günden beri değil yeni bir şeyler yazmak,bilgisayarın olduğu odaya giresim bile gelmedi.Neyse,şimdi kendimi zorlayarak da olsa okuduğum kitapları ve tarafımca verilmiş notlarını yazmak istiyorum.Öyle uzun zamandır "kitap" etiketiyle yazmamışım ki unutmaya başlıyorum artık geçen zamanda neler okuduğumu.


    Katre-i Matem - İskender Pala - 5 üzerinden 4

    Fonda Lale devrinin olduğu gizemli cinayetlerle,entrikalı olaylarla örülü bir kitap.Beni etkileyen kısmı ana konudan çok o devrin ortamları,insanları,bilinmeyen yönleri.İ.Pala zaten sevdiğim bir yazar,yine tüm yazın hünerlerini döktürmüş kitapta ama ortada o kadar çok insan ve o insanların o kadar karmaşık isimleri vardı ki o yüzden ikide bir durup "bu kimdi ya" diyerek geri dönüşler yapmak zorunda kaldım.O yüzden de bir puan kırdım :)


    Sis Kelebekleri - Nazlı Eray - 5 üzerinden 4

    Nazlı Eray'ı ilk kez okudum.En son Perihan Mağden faciasından sonra nedense Eray'ı da onunla aynı kefeye koyup bir önyargıyla başladım kitaba.Her ikisinin de yaşayan,Türk,gazeteci,kadın yazar olması sanırım bir özdeşim kurmama sebep oldu.Ama Nazlı Eray beni utandırdı.Bu fantastik roman çok güzel,çok etkileyiciydi.Daha önce hakkında bazı şeyler duyduğum eski Sinop cezaevi kitabın ana mekanlarından biri.Ki sırf o cezaeviyle ilgili yeni bir şeyler öğrenmek bile kitabı sevmeme yetti.Nazlı Eray'ın tüm kitaplarını okumak bundan sonraki planlarım arasında artık.E,madem bu kadar iyi,niye 4 verdin diye soracak olursanız,sıfırcı hoca olduğumu hatırlatırım :)


    İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit - 5 üzerinden 4

    Ahmet Ümit'i zaten çok severdim,bu kitabı okuyunca daha da bir sevdim.Ne diyeyim ki,çok güzel,tadına doyulmaz bir kitaptı.


    Fedailerin Kalesi Alamut - Vladimir Bartol - 5 üzerinden 2

    Selçuklular zamanında yaşamış,Haşhaşilerin lideri İranlı Hasan Sabbah anlatılıyor kitapta.Hiç bilgim olmayan konular hakkında bir fikir verdi kitap,müteşekkirim ama kitap olarak sevdim mi?Sevmedim.


    Hayat - Hüzün - Köprü - Ayşe Kulin - Üçüne birden 5 üzerinden 3

    Ramazan başlarında uykulu uykulu dolaştığımı,kitap bile okuyamadığımı söylemiştim ya hani.İşte o dönem okumaya çalıştığım ağır kitabı yarıda bırakıp Ayşe Kulin'i aldım elime ve bu 3 kitabın kimisini bir kimisini iki günde bitirdim.Ne akıcı,ne rahat yazıyor bu kadın,hayranım.Ama buna rağmen bence öyle çok bir edebi değeri yok Ayşe Kulin kitaplarının.İşte öyle gevşek bir şeylere ihtiyaç duyunca okunacaklardan.Bu arada Ayşe Kulin'in babasına olan sevgisi beni çok etkiledi,belirtmeden geçemeyeceğim.


    Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon - 5 üzerinden 5

    Kitabı elime aldığımda ne anlattığı hakkında hiç bir fikrim yoktu,sadece daha önceden okumuş olan teyzemin "Hmm,o çok güzeldi" yorumuyla okumaya başladım.Bu yoruma rağmen,önce çok sakin başlayan kitabı,ilerledikçe aldığı girift hallerle elimden bırakamaz olacak kadar çok seveceğimi tahmin etmemiştim.Kitabın son sayfasını bitirip kapattığımda "Nasıl muhteşem yazarlar var,nasıl bu kadar harika yazıyorlar" diye gayriihtiyari mırıldanmaktan kendimi alamadım.Benim için son dönemlerin en iyilerindendi.

    LinkWithin

    Related Posts with Thumbnails